RONDA: UÇURUMUN KIYISINDA ENDÜLÜS’ÜN SESLERİ
Endülüs seyahatimiz sırasında bize birkaç defa aynı tavsiyede bulunmuşlardı:
“Ronda’nın yakınından geçeceksiniz. Küçük bir şehir ama çok ilginçtir. Vaktiniz olursa mutlaka görün.”
Doğrusu Ronda başlangıçta seyahat programımızın önemli duraklarından biri değildi. Endülüs’te görülecek o kadar çok şehir, tarihî eser ve medeniyet merkezi vardı ki küçük bir dağ şehrine ayrıca zaman ayırıp ayırmamak konusunda tereddütlüydüm.
Fakat yolda ilerlerken Ronda tabelasını görünce bu tavsiyeyi hatırladım.
“Hazır bu kadar yakınına gelmişken görelim.” dedim.
Yönümüzü Ronda’ya çevirdik.
İşte tam o sırada tarihçi merakım devreye girdi.
Ronda…
Ronda…
Kelimeyi zihnimde birkaç defa tekrarlarken tanıdık başka bir isim belirdi:

Ebü’l-Bekā er-Rundî.
“Rundî” ile “Ronda” arasındaki fonetik yakınlık bir anda dikkatimi çekmişti.
Acaba Ebü’l-Bekā gerçekten buralı mıydı?
Yoksa benim zihnim iki benzer kelime arasında kendiliğinden bir bağ mı kurmuştu?
Merak ettim.
Telefonu elime aldım. İnternetten araştırmaya başladım.
Ve küçük bir sürprizle karşılaştım:
Ebü’l-Bekā gerçekten Ronda’da doğmuştu.
Demek ki yıllardır “er-Rundî” nisbesiyle bildiğimiz şairin nisbesi, bugün gitmekte olduğumuz bu şehrin adını taşıyordu.
Bir anda Ronda benim için değişti.
Daha birkaç dakika önce güzergâh üzerindeki küçük ve güzel bir İspanyol şehriydi.
Şimdi ise Endülüs’ün en hüzünlü seslerinden birinin memleketine gidiyordum.
Fakat merak bir kere uyanmıştı.
Bu defa başka bir soru sordum:
Acaba Ronda yalnızca Ebü’l-Bekā’yı mı yetiştirmişti?
Araştırmaya devam ettim.
Karşıma yeni isimler çıktı.
İbn Abbâd er-Rundî…
Tasavvuf dünyasının önemli isimlerinden biri.
Sonra:
İbnü’l-Hakîm er-Rundî…
Âlim, edip, bürokrat ve devlet adamı.
Bir isim diğerini getiriyordu.
Telefon ekranında onların hayatlarını, eserlerini, gittikleri şehirleri, düşüncelerini okumaya başladım.
Ronda’ya doğru ilerlerken benim için yolculuk artık yalnız kilometrelerin azalması değildi.
Şehrin tarihine doğru da ilerliyordum.
Birkaç dakika önce yalnızca Ebü’l-Bekā’yı tanırken şimdi önüme küçük bir Rondalı âlimler meclisi çıkmıştı.
Bundan ayrı bir zevk aldığımı itiraf etmeliyim.
Bir tarihçi için seyahat sırasında böyle keşifler yapmak ayrı bir zihinsel ziyafettir.
Bir şehre gitmeden hemen önce o şehrin yetiştirdiği insanlarla tanışmak…
Onların hayatlarını okumak… Birkaç dakika sonra doğdukları sokaklara girmek…
Bu, kitap okumaktan başka; seyahat etmekten de başka bir duygudur.
Ronda’ya yaklaştığımızda artık kendime yol arkadaşları bulmuştum.
Önde Ebü’l-Bekā yürüyordu.
Yanında İbn Abbâd.
Biraz geride İbnü’l-Hakîm.
Ve henüz şehri görmeden zihnimde küçük bir Endülüs kafilesi oluşmuştu.
Ebü’l-Bekā’nın şehrine giriş

Ronda’ya girdiğimizde ilk dikkatimi çeken beyaz evler oldu.
Endülüs coğrafyasında görmeye alıştığımız beyaz badanalı evler burada da dağların ve kayalıkların arasına serpiştirilmişti.
Fakat Ronda’yı diğer şehirlerden ayıran şeyi henüz görmemiştik.
Sokaklardan ilerledik.
Sonra şehir bir anda önümüzde açıldı.
Karşımızda devasa bir yarık vardı.
El Tajo.

Şehir sanki bir dağın üzerine kurulmuş, sonra dağ ortasından yarılmıştı.
İki tarafta evler…
Ortada derin bir kanyon…
Ve bu iki yakayı birbirine bağlayan muazzam taş köprü:
Puente Nuevo.

Şehrin simgesi olan bu köprü ve El Tajo vadisi, bizim daha önce hazırladığımız Ronda güzergâhının da merkezindeydi. Köprüye doğru yürürken artık yanımda Ebü’l-Bekā vardı. Elbette gerçek anlamda değil. Ama bazı insanlar öldükten yüzyıllar sonra bile doğdukları şehre kendilerinden sonra gelen seyyahlardan önce ulaşırlar.
Ben Ronda’ya yeni gelmiştim.
O ise burada doğmuştu.
Uçurumun Başında Ebü’l-Bekā

Puente Nuevo’ya geldiğimizde uzun süre aşağı baktım.
Kanyon insanı kendine çekiyor, fakat aynı zamanda ürkütüyordu.
Biraz önce yolda internetten hayatını yeniden okuduğum Ebü’l-Bekā artık zihnimde daha canlıydı.
Sanki yanıma gelip o meşhur mersiyesinin ilk beytini okuyordu:
“Li-külli şey’in izâ mâ temme noksânu…”
Her şey tamamlandığında eksilmeye başlar.
Başımı kaldırıp Ronda’ya baktım.
Kayalığın üzerine kurulmuş evler, köprü, sokaklar, yüksek duvarlar…
Bu şehir de bir zamanlar başka bir dünyaya aitti.
Ebü’l-Bekā sanki sözüne devam ediyordu:
“Hiye’l-umûru kemâ şâhedtehâ duvelun…”
İşler böyledir; devletler ve zamanlar el değiştirir.
Bir zaman insanı sevindirir, başka bir zaman üzer.
Şimdi onun şiirini yalnızca kitap sayfasında okumuyordum.
Şiirin tam ortasında duruyordum.
Önümde uçurum vardı.
Arkamda Ronda.
Ve bu manzaranın içerisinde “kemal” ile “noksan” kelimeleri başka bir anlam kazanıyordu.
Bir medeniyet zirveye ulaşır.
Şehirler kurar.
Camiler, medreseler, saraylar yapar.
Şairler yetiştirir.
Âlimler yetiştirir.
Sonra zaman döner.
Şehir yerinde kalır.
Fakat şehrin dili değişir.
İnsanları değişir.
Ezanın yerini çan alır.
Bir medeniyetin hafızasının üzerine başka bir hafıza yerleşir.
Ebü’l-Bekā’nın acısı tam da buydu.
O bana yalnız “şehirler düşer” demiyordu.
“Aldanma.” diyordu.
Çünkü şiirindeki asıl uyarı buydu.
Sahip olduğumuz şeylerin kalıcı olduğunu zannederiz.
Devletin kalıcı olduğunu…
Gücün kalıcı olduğunu…
Servetin kalıcı olduğunu…
Hatta medeniyetin kalıcı olduğunu…
Ebü’l-Bekā ise Ronda’nın uçurumunda kulağıma başka bir şey söylüyordu:
Hiçbir zirve, düşmeye karşı güvence değildir.

İbn Abbâd’ın İlk Müdahalesi
Tam burada İbn Abbâd er-Rundî sanki söze karıştı.
Ebü’l-Bekā beni tarihe götürüyordu.
İbn Abbâd ise beni kendime döndürüyordu.
“Sen Endülüs’ün düşüşüne bakıyorsun.” der gibiydi.
“Peki kendi içinde yükselttiğin şeylerin düşüşünü gördün mü?”
Bir an sustum.
Uçurumun karşısındaydım ama İbn Abbâd bana dışarıdaki uçurumdan çok içeridekini gösteriyordu.
İbn Atâullah’ın Hikem’ini şerh eden bir sûfî için dış dünyadaki her görüntü insanın iç hâline açılan bir kapıydı.
Ben kayaya bakıyordum.
O bana dayanıklılığı düşündürüyordu.
Ben uçuruma bakıyordum.
O bana nefsin düşüşlerini hatırlatıyordu.
Ben köprüye bakıyordum.
O bana insanın zahiri ile bâtını arasındaki köprüyü gösteriyordu.
Böylece Puente Nuevo bir anda yalnızca mimarî bir eser olmaktan çıktı.
İbn Abbâd’ın yanında yürürken kendime sordum:
İnsan kendi içinde açılmış iki yakayı nasıl birleştirir?
Bildikleriyle yaşadıkları arasındaki uçurumu…
Söyledikleriyle yaptıkları arasındaki mesafeyi…
Dünyaya gösterdiği yüz ile kendi içinde sakladığı yüz arasındaki yarığı…
Belki insanın en büyük köprüsü buydu.

Ebü’l-Bekā Şehirleri Saymaya Başlıyor
Kanyondan ayrılıp Ronda sokaklarına girdiğimizde Ebü’l-Bekā’nın mersiyesindeki şehirler aklıma gelmeye başladı.
O şiirinde birer birer soruyordu:
Belensiye nerede?
Mürsiye ne hâlde?
Şâtıbe nerede?
Ceyyân nerede?
Ve sonra:
Kurtuba nerede?
İlim yurdu Kurtuba…
Nice âlimlerin yükseldiği şehir…
Şiirin bu bölümü artık benim için yalnız tarihî bir liste değildi. Ebü’l-Bekā şehirleri sayarken aslında kaybolan bir medeniyetin haritasını çıkarıyordu.
Ben de Endülüs seyahatimiz boyunca bu şehirlerin bir kısmından geçmiş, bir kısmını görmüş, bir kısmının sokaklarında yürümüştüm.
Kurtuba’yı görmüştüm.
Gırnata’yı görmüştüm.
Belensiye’yi görmüştüm.
İşbîliye’yi görmüştüm.
Şimdi Ronda’daydım.
Birden kendimi onun şiirinin içerisinde dolaşıyor gibi hissettim.
Ebü’l-Bekā yüzyıllar önce kaybettiği şehirleri şiirde arıyordu.
Ben ise yüzyıllar sonra o şehirlerin sokaklarında onun izlerini arıyordum.
Ne garip bir buluşmaydı.

Bir başka Rondalı: İbn Abbâd
Köprüden ayrılıp şehrin daha sakin sokaklarına girdik.
Beyaz duvarların arasından yürürken bu defa İbn Abbâd er-Rundî’yi düşündüm.
Onu Ronda’ya gelirken yaptığım araştırma sayesinde tanımıştım.
Ebü’l-Bekā’nın dünyası ağıt ve kayıptı.
İbn Abbâd’ın dünyası ise içe yönelişti.
Bir sûfînin gözünden bakınca Ronda’nın uçurumu başka bir anlama kavuşuyordu.
Ebü’l-Bekā uçurumun karşısında bana medeniyetlerin düşüşünü düşündürüyordu.
İbn Abbâd ise belki şöyle sorardı:
“Sen başkalarının düşüşüne bakıyorsun; peki kendi nefsinin uçurumlarını gördün mü?”
Şehir aynıydı.
Manzara aynıydı.
Fakat bakan göz değişince Ronda da değişiyordu.
Seyahatin bana öğrettiği şeylerden biri buydu:
Bir şehri yalnız ayaklarımızla değil, beraberimizde taşıdığımız fikirlerle de gezeriz.

İbnü’l-Hakîm’in Ronda’sı
Sonra İbnü’l-Hakîm er-Rundî geldi aklıma.
Onun hayatını okudukça başka bir Ronda ortaya çıkıyordu.
Bu defa karşımda yalnız şairlerin veya sûfîlerin şehri yoktu.
Devlet adamlarının, bürokratların, ediplerin ve siyasetin Ronda’sı vardı.
İbnü’l-Hakîm doğduğu bu küçük şehirden çıkmış, daha geniş Endülüs siyaset dünyasına karışmıştı.
Bir şehir bazen nüfusuyla değil, yetiştirdiği insanlarla büyür.
Ronda tam böyle bir yerdi.
Bugün küçük bir turistik şehir olarak görülebilirdi.
Fakat tarihin kapısını araladığınızda içinden şairler, mutasavvıflar, âlimler ve devlet adamları çıkıyordu.
Yolda yaptığım o birkaç dakikalık internet araştırmasının beni nasıl başka bir Ronda’ya götürdüğünü şimdi daha iyi anlıyordum.
Abbâs b. Firnâs uçurumun üzerinde
Tam burada zihnim başka bir Endülüslüye gitti:
Abbâs b. Firnâs.

Onun Ronda ile bağlantısını Ebü’l-Bekā veya İbn Abbâd gibi kesin bir nisbe ilişkisi içinde değerlendirmek doğru olmazdı. Fakat popüler anlatılarda adı bu coğrafyayla yan yana getiriliyordu.
Bir seyahatnamenin tarihî gerçeklikle hayalin sınırında yürüyebileceği yerlerden biri de burasıydı. Çünkü Ronda’nın uçurumunun kenarında durup uçmayı deneyen Abbâs b. Firnâs’ı düşünmemek neredeyse imkânsızdı.
Bir an gözlerimi karşı yamaca çevirdim.
Hayalimde Firnâs uçurumun başında durmuştu.
Kanatlarını açtı.
Aşağıda derin bir vadi vardı.
İnsanlar ona bakıyordu.
Kimi şaşkın.
Kimi endişeli.
Kimi belki de alay ederek…
Sonra kendisini boşluğa bıraktı.
İlk anda düştüğünü sandım.
Fakat rüzgâr kanatlarının altına girdi.
Ve Firnâs Ronda’nın kanyonunun üzerinde süzülmeye başladı.
Kayalıkların önünden geçti.
Puente Nuevo’nun altından yükselen rüzgâr onu yukarı taşıdı.
Bir tarafta Ebü’l-Bekā…
Diğer tarafta Firnâs…
O anda bu iki adamın zihnimde nasıl büyük bir karşıtlık oluşturduğunu fark ettim.
Niche
Uçurumun kenarında bir süre sessizce aşağı baktım. O anda Nietzsche’nin sözü geldi aklıma:
“Bir uçuruma uzun süre bakarsanız, uçurum da size bakar.”
Gerçekten de öyleydi.
Ben uçuruma bakıyordum; fakat bir süre sonra sanki uçurum da bana bakmaya başladı.
İlk bakışı sessizdi.
Sonra sertleşti.
Sonra insanı içine çeken bir bakışa dönüştü.
Uçurumun en keskin bakışı buydu zaten: kendisine bakanı aşağıya çağırması.
Bir an düşüşü düşündüm.
Kendini boşluğa bırakmak…
Önce hızlanmak…
Sonra rüzgârın sesi…
Kayaların yanından geçerken büyüyen uğultu…
Düşüşün kendi gürültüsü…
Fakat tam burada başka bir ihtimal belirdi zihnimde:
Ya düşmek yerine süzülmek mümkünse?
Belki Abbâs b. Firnâs’ın zihninde de buna benzer bir soru doğmuştu.
Belki o da bir yüksekliğin kenarında durup aşağıya baktı.
Belki uçurum ona da baktı.
Fakat uçurum onu aşağı çağırırken o gökyüzüne bakarak cevap verdi.
İnsan düşmek zorundaydı belki; fakat Firnâs’ın asıl sorusu şu olmuş olabilirdi:
“Düşüşü süzülmeye çevirebilir miyim?”
İşte o anda Ronda’nın uçurumu benim için başka bir anlam kazandı.
Ebü’l-Bekā’nın dünyasında düşüş, medeniyetlerin kaderiydi.
Firnâs’ın dünyasında ise düşüş, belki de henüz keşfedilmemiş bir uçuşun başlangıcıydı.
Biri uçuruma bakıp faniliği görüyordu.
Diğeri aynı uçuruma bakıp kanadı düşünüyordu.
Ben ise ikisinin arasında duruyordum.
Aşağıda derinlik vardı.
Yukarıda gökyüzü.
Ve insan, ikisinin arasında, düşmekle uçmak arasındaki o ince ihtimali düşünüyordu.
“Belki de insanın bütün hikâyesi, düşüşü uçuşa çevirmeye çalışmasından ibaretti.”
Tabi ki ister istemez Simurg’u da düşündüm. Düşüş, bazen yeniden yükselmek için ayağımızın zemine basmasıydı… zemine basacak, sonra kanatlanıp uçacaktık…
Ebü’l-Bekā düşüşün şairiydi.
Firnâs yükselişin hayalcisi.
Biri medeniyetlerin nasıl aşağıya indiğini anlatıyordu.
Diğeri insanın yukarı çıkma arzusunu.
Ortalarında ise Ronda’nın uçurumu duruyordu.
Düşüş ile yükseliş…
Tarih ile hayal…
Toprak ile gökyüzü…
Ronda, bir anda yalnızca gezdiğim şehir olmaktan çıktı.
Bir düşünce sahnesine dönüştü.
Sokaklarda

Kanyondan ayrılıp şehrin dar sokaklarına girdik.
Beyaz badanalı evler…
Demir balkonlar…
Çiçekler…
Taş döşeli yollar…
Yer yer portakal ağaçları…
Bu defa kendime başka bir soru sordum:
Ebü’l-Bekā çocukken bu sokakların hangisinden geçmişti?
İbn Abbâd’ın evi neredeydi?
İbnü’l-Hakîm buradan ayrılırken ne düşünmüştü?
Bunların cevabını bilmiyordum. Bilmediğimi de bilerek yürüyordum.
Fakat tarihçi için bazen tam yerini bilmekten daha kıymetli olan şey, bir insanın o coğrafyada gerçekten yaşamış olduğunu bilmektir.
Aynı gökyüzünün altında yürümüştük.
Aramızda yalnızca yüzyıllar vardı.
Kilisedeki düğün

Derken şehir bize beklemediğimiz başka bir şey sundu.
Bir kilisenin önünde kalabalık gördük.
İnsanlar son derece şık giyinmişlerdi. Bir düğün vardı.
Merak ettik.
Bir toplumun kültürünü yalnız müzelerde göremezsiniz. Düğününde, cenazesinde, ibadetinde, sofrasında ve günlük hayatında da görmeniz gerekir.
Biz de kiliseye girdik.
Dua törenine katıldık.
İnsanların davranışlarını, geleneği, törenin işleyişini gözlemledik.
Bir ara Ebü’l-Bekā geldi aklıma.
Acaba onun zamanında bu noktada ne vardı?
Bu sorunun cevabını bilmiyordum.
Fakat bildiğim bir şey vardı: Onun yaşadığı dönemde Ronda Müslüman bir şehirdi.
Şimdi ise aynı şehirde Hristiyan bir çift evleniyor, aileler kilisede dua ediyor, insanlar çocuklarının mutluluğunu kutluyordu.
Tarih değişmişti. Ama hayat devam ediyordu.
Bu defa sanki İbn Abbâd söze karıştı:
“İnsanların sevinci de hüznü de gelip geçer.”
Ebü’l-Bekā geçmişe bakıyordu.
İbn Abbâd insanın içine.
Ben ise önümde evlenen iki gence bakıyordum.
Gelin ve damadın faytonu

Tören sona erdi.
İnsanlar kiliseden dışarı çıkmaya başladı.
Gelin ve damat dışarı çıktığında onları bekleyen güzel bir atlı fayton vardı.
Bindiler.
Fayton yavaşça hareket etti.
Ronda’nın tarihi sokaklarında dolaşmaya başladılar.
Bu görüntü şehre o kadar yakışmıştı ki birkaç dakika onları seyrettim.
Atlar…
Taş sokaklar…
Beyaz evler…
Gelin ve damat…
İnsan birkaç saniyeliğine hangi yüzyılda olduğunu unutuyordu.
Sonra birkaç sokak ötede modern hayat yeniden karşımıza çıktı.
Faytonun karşısında Tesla

Dışarıda ticari taksi olarak kullanılan Tesla otomobilleri gördüm.
Barcelona ve Madrid’de de Tesla’ların taksi olarak kullanıldığını gördüğüm için artık bütünüyle şaşırmıyordum.
Ama yine de bana ilginç geliyordu.
Bizde hâlâ pahalı ve lüks bir otomobil olarak görülen bir aracın burada ticari taksi olarak çalışması dikkatimi çekmişti.
Bir tarafta gelin ile damadı taşıyan fayton…
Öte tarafta elektrikli Tesla taksi…
Bir anda Abbâs b. Firnâs’a döndüm zihnimde:
“Bak üstat, insan uçamadı belki ama yere de eskisi gibi bağlı kalmadı.”
Firnâs’ın hayal ettiği şey aslında yalnız kanat değildi.
İnsan tabiatın kendisine çizdiği sınırları aşmak istiyordu.
Atı evcilleştirdi.
Araba yaptı.
Motor yaptı.
Elektrikli otomobil yaptı.
Gökyüzüne uçak kaldırdı.
Sonra uzaya çıktı.
Firnâs’ın uçuş denemesi bu uzun insan macerasının küçük ama sembolik bir parçasıydı.
Ronda’nın uçurumunda onu düşünmek bu nedenle bana hiç yabancı gelmedi.
Plaza de Toros

Ardından şehrin meşhur boğa güreşi arenasına yöneldik.
Plaza de Toros de Ronda, gezi için oluşturduğumuz yürüyüş güzergâhında da Puente Nuevo’dan sonraki önemli duraklardan biriydi. Arena başka bir İspanya anlatıyordu.
Boğa güreşi bugün tartışmalı bir gelenek olsa da İspanya’nın kültürel tarihinde önemli bir yere sahip.
Burada Ebü’l-Bekā biraz geri çekildi sanki.
Çünkü bu, onun tanıdığı Ronda değildi.
İbn Abbâd da sessizdi.
İbnü’l-Hakîm ise belki bir devlet adamı merakıyla toplumların geleneklerini nasıl ürettiklerini düşünüyordu.
Ben ise başka bir meseleye takıldım:
Bir şehir aynı yerde durduğu hâlde nasıl tamamen başka bir medeniyetin şehrine dönüşür?
Dağlar aynı.
Uçurum aynı.
Gökyüzü aynı.
Ama insanlar değişmiş.
Dil değişmiş.
Dinî yapılar değişmiş.
Siyasî hâkimiyet değişmiş.
Gelenekler değişmiş.
Şehrin hafızası katman katman yeniden yazılmış.
Böyle düşününce Ebü’l-Bekā’nın mersiyesi benim için yalnız toprak kaybını anlatan bir şiir olmaktan çıkıyordu.
O aslında bir medeniyet dünyasının kayboluşuna ağıttı.

Romantik seyyahlarla karşılaşmak
Şehirde dolaşırken büyük bir seramik pano gördüm.
Üzerinde:
“Ronda a los Viajeros Románticos”
yazıyordu.
Yani: “Ronda’dan Romantik Seyyahlara.”
Burada biraz durdum.
Demek Ronda kendisini gezen seyyahlarını da unutmamıştı.
Avrupa’nın romantik seyyahları bu şehre gelmişler, uçurumlarını, boğa güreşlerini, dağlarını ve insanlarını yazmışlardı.
Ben de yüzyıllar sonra onların yaptığı şeyi yapıyordum.
Fakat benim yanımda onların yanında olmayan insanlar vardı.
Ben Ronda’yı yalnız bugünkü İspanya’nın şehri olarak görmüyordum.
Yanımda:
Ebü’l-Bekā vardı.
İbn Abbâd vardı.
İbnü’l-Hakîm vardı.
Ve uçurumun üzerinde hâlâ Firnâs’ın hayalî kanatları dolaşıyordu.
Romantik seyyahlar Ronda’nın uçurumunu görmüşlerdi.
Ben ise uçurumun arkasındaki Endülüs hafızasını da arıyordum.
Şehrin kenarında son bakış

Gezimizin sonunda tekrar kanyonun kenarına geldim.
Şehre ilk geldiğimde yalnız büyük bir tabiat harikası görmüştüm.
Şimdi aynı manzaraya baktığımda başka şeyler görüyordum.
Ebü’l-Bekā bana:
“Her yükselişin bir inişi vardır.” diye hatırlatıyordu.
İbn Abbâd:
“Dışarıdaki uçuruma baktığın kadar kendi içine de bak.” der gibiydi.
İbnü’l-Hakîm bana medeniyetlerin yalnız şiir ve fikirle değil, devlet, siyaset ve kurumlarla da yaşadığını hatırlatıyordu.
Firnâs ise bütün bunların üzerinden kanatlarını açıyor:
“Yine de yukarı bak.” diyordu.
Birden Ronda’nın bana sunduğu bütün düşünce tek bir manzarada birleşti.
Aşağıda uçurum.
Yukarıda gökyüzü.
Aralarında insan.
İnsan bazen düşüyor.
Bazen yükseliyor.
Medeniyetler de öyle.
Ronda belki bu nedenle bana yalnız güzel bir şehir olarak kalmayacaktı.
Ronda’dan ayrılırken

Ronda’ya gelirken bize yalnızca:
“Yakınından geçiyorsunuz, mutlaka görün.” demişlerdi.
Biz de tabelayı görünce yönümüzü değiştirmiştik.
İyi ki değiştirmişiz.
Çünkü şehre girerken yalnızca eşimle birlikteydim.
Çıkarken ise zihnimde kalabalık bir kafile vardı.
Ebü’l-Bekā er-Rundî…
İbn Abbâd er-Rundî…
İbnü’l-Hakîm er-Rundî…
Ve Ronda’nın uçurumlarının üzerinde hayalen süzülen Abbâs b. Firnâs…
Onları Ronda’ya gelirken yaptığım küçük bir araştırmada bulmuştum.
Fakat şehirden ayrılırken artık onları yalnız kitapların içerisindeki tarihî şahsiyetler olarak görmüyordum.
Birlikte köprüden geçmiştik.
Uçuruma bakmıştık.
Dar sokaklarda yürümüştük.
Bir düğüne rastlamıştık.
Gelin ile damadın faytonunu seyretmiştik.
Tesla taksilerin yanından geçmiş, arenaya uğramıştık.
Ve sonunda yeniden uçurumun kenarına dönmüştük.
Arabaya binerken son kez geriye baktım.
Beyaz evler hâlâ kayalıkların üzerindeydi.
Puente Nuevo iki yakayı birbirine bağlıyordu.
Şehir orada duruyordu.
Fakat benim için artık Ronda yalnızca Ronda değildi.
Er-Rundîlerin şehriydi.
Ve belki seyahat etmenin asıl güzelliği buydu:
Bir yere giderken yalnızca bir şehir bulmayı beklersiniz.
Bazen karşınıza bir medeniyet çıkar.



