MÂLEKA: TARİHİN, ŞİİRİN VE DENİZİN KIYISINDA
Bir Endülüs Seyahatnamesi
Gırnata’dan ayrılırken Elhamra’nın duvarlarında yankılanan şiirleri, Ronda’dan ayrılırken de uçurumların sessizliğini yanımda taşıyordum. Endülüs’ün her şehri bana başka bir şey öğretmişti. Kurtuba’da ilmin ihtişamını, Gırnata’da sanatın ve siyasetin trajik birlikteliğini, Ronda’da tabiatın insan ruhunda açtığı derinlikleri düşünmüştüm. Şimdi ise Akdeniz kıyısındaki Málaga’ya gidiyorduk.
Ronda’nın dağlık coğrafyasını geride bıraktıkça yolun karakteri de değişmeye başladı. Akdeniz’in sıcaklığı, kıyı şehirlerine özgü hareketlilik ve değişen bitki örtüsü, yeni bir coğrafyaya yaklaştığımızı hissettiriyordu. Málaga’ya vardığımızda karşımızda geniş bir liman şehri vardı. Fakat benim zihnimdeki şehir başka bir isim taşıyordu: Mâleka.

Endülüs’ün şehirleri birbirine benzemekle birlikte her birinin ayrı bir karakteri vardı. Kurtuba ilmiyle, Gırnata sarayları ve şiirleriyle, Ronda uçurumlarıyla hafızamda yer etmişti. Málaga ise daha çok denizi, ticareti ve insanların gündelik hayatındaki canlılığıyla dikkatimi çekti.
Şehrin adını ilk duyduğumda Arapça kaynaklardaki Mâleka (مالقة) ismi aklıma geldi. İspanyolların Málaga dediği bu şehir, bizim tarih kitaplarımızda Mâleka olarak geçiyordu. Bir tarihçi olarak, geçmişini bildiğim fakat sokaklarını ilk defa gördüğüm bir şehre gelmenin farklı bir heyecanı vardı. Tarih kitaplarındaki şehirle karşımda duran şehir aynı coğrafyayı paylaşıyor, fakat aralarında asırların meydana getirdiği büyük bir değişim bulunuyordu. Ben Málaga’ya gelirken yalnızca bugünkü İspanya’nın meşhur sahillerini ve tarihî eserlerini görmeyi düşünmüyordum. Asıl merak ettiğim, bir zamanlar burada yaşayan insanların dünyasıydı.
Málaga, Akdeniz kıyısında kurulmuş oldukça eski bir liman şehriydi. Fenikelilerden Romalılara, Müslümanlardan Hristiyanlara kadar birçok medeniyete ev sahipliği yapmıştı. Tarih boyunca deniz, bu şehrin hem geçim kaynağı hem de dış dünyaya açılan kapısı olmuştu. Gemiler burada yalnızca mal taşımamış; insanları, dilleri, dinleri, düşünceleri ve medeniyetleri de bir kıyıdan diğerine ulaştırmıştı.
Şehre girerken dikkatimi çeken ilk husus, modern turizm şehri kimliğiydi. Geniş sahiller, liman çevresindeki hareketlilik, oteller, restoranlar ve tarihî merkezdeki kalabalıklar Málaga’ya oldukça canlı bir görünüm kazandırıyordu. Akdeniz’in sıcak iklimi de bu canlılığı tamamlıyordu.
Fakat benim için Málaga’yı önemli kılan yalnızca denizi ve turistik imkânları değildi. Bu şehir, sekiz asra yaklaşan Endülüs İslam hâkimiyetinin önemli merkezlerinden biriydi. Gırnata ile deniz arasındaki bağlantıyı sağlayan limanlarından biri olması, ona askerî ve iktisadî bakımdan büyük değer kazandırmıştı.
Bugünkü Málaga’nın sokaklarında dolaşırken bir taraftan modern İspanya’yı, diğer taraftan geçmişin Mâleka’sını görmeye çalışıyordum.
Mâleka’nın sokaklarında kimler yürümüştü? Hangi âlimler ders vermiş, hangi şairler şiirlerini okumuş, hangi tüccarlar denizin ötesinden haberler getirmişti? Şehrin kaleleri, camileri, çarşıları ve limanı nasıl bir medeniyetin parçasıydı?
Bu düşüncelerle şehre girdik. Fakat Málaga, daha ilk saatlerde tarihî kimliğinden çok gündelik hayatın hiç beklemediğim bir sürpriziyle karşıma çıktı.
Bir gecelik mezar yahut kapsül otel maceramız
Málaga’ya gelmeden önce internet üzerinden otel rezervasyonumuzu yaptırmıştım. Fotoğraflara baktığımda tek kişilik küçük fakat müstakil bir oda gibi görünüyordu. Avrupa seyahatlerinde konaklama masraflarının yüksekliğini de düşünerek ekonomik bir tercih yaptığımı sanıyordum.
Otele vardığımızda resepsiyondaki kız bize kalacak yeri göstermek için eşlik etti. Onun eşlik etmesine şaşırmıştım. Sonra bir yere girdik. Kendimi uzay filimlerindeki uyku odalarına girmişim gibi hissettim. Üst üstü bindirilmiş kabinler gördüm. Resepsiyon görevlisi bir kabine yaklaştı ve açtı. İçinde çift kişilik bir yatak ve ışık vardı ama insan orada ayakta duramaz eğilerek girebilirdi. Tıpkı bir çadıra girer gibi. Ben şaşkınlıkla gözlemliyordum. Tabi ki banyo, tuvalet, oturma alanları otelin girişindeki geniş dinlenme alanındaydı.

Yani ortada oda falan yoktu!
Yan yana ve üst üste yerleştirilmiş kapsüller vardı. Her birine ancak bir insan sığabiliyordu. İçine giriyor, uzanıyor, sonra kapağını veya perdesini kapatıyordunuz. İnternette tek kişilik oda zannettiğim yer, Avrupa’da giderek yaygınlaşan kapsül otellerden biriydi.
İlk anda bunları tabuttan başka bir şeye benzetemedim.
İnsanların henüz ölmeden mezar provası yaptığı bir yere gelmiş gibiydik. Avrupa’da yaygınlaşan kapsül otellerden birini, farkında olmadan rezervasyon yapmıştım.
Resepsiyona dönerek bunun internetten gördüğüm oda olmadığını söyledim. Başka bir oda istedim. Yoktu. Rezervasyonumu iptal etmek istedim. Bunun da mümkün olmadığını, ödemenin iade edilmeyeceğini söylediler.
Doğrusu sinirlendim.
Hem beklediğim odayla karşılaşmamış hem de ayrılmak istediğim hâlde para iadesi alamamıştım. Daha fazla tartışmadan internet üzerinden başka bir otel ayarladım ve oradan ayrıldık.
Sonradan bu hadise üzerinde düşündüğümde ise kendi kendime gülmeye başladım. Aslında bir gece kalabilirdim. Böylece Avrupa’da giderek yaygınlaşan bu farklı konaklama biçimini de deneyimlemiş olurdum. Bir seyyahın görevi yalnızca alışık olduğu şeyleri yaşamak değildi ki! Farklı insanların nasıl yaşadıklarını ve hangi şartlarda konakladıklarını da görmesi gerekiyordu.
Belki de kızgınlığıma yenilmiş, ilginç bir tecrübeyi kaçırmıştım.
Sonradan pişman oldum. Keşke bir gece kalsaydık. En azından kapsül otellerin nasıl olduğunu yaşayarak öğrenirdim.
O an aklıma Ronda’da zihnimde bana eşlik eden Ebü’l-Bekā er-Rundî’nin meşhur mısraı geldi:
لِكُلِّ شَيْءٍ إِذَا مَا تَمَّ نُقْصَانُ
Her şey kemale erdiğinde eksilmeye başlar.
Elbette şair bu mısrayı otel rezervasyonları için söylememişti! Fakat hayatın küçük hayal kırıklıkları da bazen büyük hakikatleri hatırlatıyordu. Mükemmel sandığımız bir tercih, bir anda bütün cazibesini kaybedebiliyordu.
Bir başka düşünce daha zihnime takıldı. Modern şehir hayatı, bir insanın yatmak için ihtiyaç duyduğu alanı bir kapsülün içine kadar daraltabiliyordu. Biraz sonra gezeceğimiz tarihî şehrin görkemli saraylarıyla karşılaştırıldığında bu kabinler, medeniyetin yalnızca ihtişam üretmediğini, insan hayatını bazen alabildiğine küçültebildiğini de düşündürüyordu.
Henüz farkında değildim ama Málaga’nın sonunda göreceğim geniş ve herkese açık sahiller, bu daracık kapsüllerin tam karşısında duran başka bir hayat anlayışını gösterecekti bana.
Roma tiyatrosundan Endülüs kalesine

Alcazaba’nın hemen aşağısında bulunan Roma Tiyatrosu, şehrin ne kadar eski bir geçmişe sahip olduğunu gösteren önemli bir yapıydı.
Bir tarafta Roma döneminden kalma taş basamaklar, hemen yukarıda Müslümanların inşa ettiği kale ve bunların çevresinde modern İspanyol şehri…
Birkaç yüz metrelik mesafe içinde iki bin yıla yaklaşan tarihî birikim yan yana duruyordu.
Bir zamanlar Romalıların tiyatro oyunlarını izlediği bu alanda farklı diller konuşulmuş, farklı inançlara mensup insanlar yaşamıştı. Ardından Müslümanlar gelmiş, şehrin mimarisine ve kültürüne kendi izlerini bırakmışlardı. Daha sonra Hristiyan hâkimiyeti başlamıştı.
Her medeniyet kendinden öncekinden bir şeyler devralmış, bazılarını değiştirmiş, bazılarını ortadan kaldırmış, bazılarını da farkında olmadan gelecek nesillere taşımıştı.
Aslında şehir dediğimiz şey biraz da buydu: Birbirinin üzerine yazılan, fakat önceki satırları bütünüyle silinmeyen büyük bir tarih kitabı.
Otel meselesini halledip şehrin tarihî merkezine yöneldiğimizde Málaga’nın gerçek yüzüyle karşılaşmaya başladım.
Modern binaların, restoranların ve kalabalık sokakların arasından bir anda tarihî bir yapı çıkıyor, birkaç adım sonra başka bir medeniyetin izleri beliriyordu.
Málaga, yaklaşık üç bin yıllık bir geçmişe sahipti. Fenikelilerin kurduğu Malaka, zamanla Kartacalıların, ardından Romalıların hâkimiyetine girmişti. Romalılar döneminde Malaca adıyla tanınan şehir, Akdeniz ticaretinin önemli merkezlerinden biri olmuştu.
Alcazaba’nın eteklerindeki Roma tiyatrosu, bu eski dünyanın ayakta kalmış hatıralarından biriydi.
Tiyatroya baktığımda zihnimde bir sahne canlandı.
Bir zamanlar bu taş basamaklarda oturan Romalılar, aşağıdaki sahnede oynanan oyunları seyrediyorlardı. Belki dönemin komedyalarına gülüyor, trajedilerinde hüzünleniyorlardı.
Şimdi ise aynı taşlara başka ülkelerden gelen turistler bakıyordu.
Roma tiyatrosunun hemen üzerinde yükselen Müslüman kalesi, tarihin birbirini takip eden dönemlerini adeta tek bir manzarada toplamıştı.
Yahudi Filozof

Tam o sırada zihnimde bir isim belirdi: İbn Cebirol.
Endülüs’ün önemli Yahudi şair ve filozoflarından Ebû Eyyûb Süleyman b. Yahyâ İbn Cebirol’ün, XI. yüzyıl başlarında Mâleka’da doğduğu kabul ediliyordu. İbrânî şiirinin büyük isimlerinden biri olan bu düşünür, Arapça yazdığı felsefî eserleriyle Latin düşünce dünyasını da etkilemişti.
Onu zihnimde karşıma oturttum.
İbn Cebirol, yaşadığı dünyanın sınırlarına sığmayan bir düşünürdü. Bir Yahudi filozof olarak İslam medeniyetinin ilmî dili olan Arapçayla yazmış, düşünceleri daha sonra Latinceye tercüme edilmişti. Latin düşünürleri onu Avicebron adıyla tanımışlardı.
En önemli felsefî eseri Yenbûʿu’l-hayât, Latince dünyasında Fons Vitae, yani Hayat Kaynağı adıyla tanınmıştı.
Kendi kendime sordum:
Bir filozofun kimliği nedir? Doğduğu şehir mi, inancı mı, konuştuğu dil mi, yoksa düşüncelerinin ulaştığı coğrafya mı?
İbn Cebirol’ü zihnimde konuşturduğumda cevap bir kimlik tartışmasından çok felsefî bir sorgulamaya dönüştü:
“Bir insanın hakikate ulaşma çabasını yalnızca mensup olduğu toplulukla açıklayabilir misin?”
Elbette açıklayamazdım.
İbn Cebirol’ün hayatı, Endülüs medeniyetinin çok katmanlı yapısını anlamak için güzel bir örnekti. Müslümanların idaresindeki bir coğrafyada Yahudi bir filozof, Arapça eserler kaleme alabiliyor; bu eserler Hristiyan Avrupa’da felsefî tartışmaların konusu olabiliyordu.
Bu durum Endülüs’te her zaman barış ve hoşgörünün hâkim olduğu anlamına gelmiyordu. Siyasî mücadeleler, dinî gerilimler ve toplumsal ayrışmalar da bu tarihin parçasıydı. Fakat bütün bunlara rağmen farklı kültürler arasında güçlü bir ilmî dolaşım meydana gelmişti.
Roma tiyatrosundan yukarıdaki Müslüman kalesine bakarken Mâleka’nın aslında yalnızca siyasî hâkimiyetlerin değil, fikirlerin de kesiştiği bir şehir olduğunu düşünüyordum.
İbn Cebirol’ün Avicebron’a dönüşen adı bile bunun bir göstergesiydi.
Bazen bir insanın düşünceleri, adından ve kimliğinden daha uzak coğrafyalara ulaşabiliyordu.
Kalelerin gölgesinde kalan tarih

Málaga’nın tarihî merkezinde en çok dikkat çeken yapılardan biri, şehre hâkim bir yamaçta yükselen Alcazaba idi. Arapça el-kasaba, yani müstahkem şehir veya iç kale anlamındaki kelimeden gelen bu isim, aslında yapının tarihî işlevini de açıklıyordu.
Kalenin yükseldiği tepeye baktığımda, Endülüs hükümdarlarının neden burayı tercih ettiklerini anlamak zor değildi. Şehri, limanı ve denizden gelebilecek tehlikeleri gözetleyen bu konum, savunma açısından büyük avantaj sağlıyordu.
Alcazaba, özellikle XI. yüzyılda şekillenen ve daha sonraki Müslüman hanedanlar döneminde genişletilen bir kale-saray kompleksiydi. Bir yanda savunma duvarları, öte yanda avlular, bahçeler ve su yapıları… Endülüs mimarisinin askerî ihtiyaçlarla estetik anlayışı birleştiren örneklerinden biri burada karşımıza çıkıyordu.
Endülüs şehirlerinde beni en çok etkileyen hususlardan biri, mimaride suya ve yeşilliğe verilen önemdi. Su, yalnızca günlük ihtiyaçları karşılayan bir unsur değildi. Bahçelerin, avluların, havuzların ve çeşmelerin oluşturduğu düzen içerisinde estetik bir değer kazanıyordu.
Alcazaba’nın üst tarafında yükselen Gibralfaro Kalesi de aynı savunma sisteminin önemli bir parçasıydı. XIV. yüzyılda Nasrî hükümdarları döneminde geliştirilen bu kale, aşağıdaki Alcazaba’yı koruyan bir askerî mevziydi.
Bu iki yapı, bana Endülüs tarihinin son yüzyıllarını hatırlattı. Müslümanlar, İber Yarımadası’nda giderek daralan topraklarını koruyabilmek için bir taraftan kaleler ve surlar inşa ediyor, diğer taraftan siyasî varlıklarını sürdürmeye çalışıyorlardı.
Fakat tarihin bize öğrettiği bir gerçek vardı: Kalelerin sağlamlığı, onları ayakta tutan siyasî ve toplumsal gücün zayıflamasını her zaman önleyemiyordu.
Málaga da 1487 yılında Kastilya ve Aragon hükümdarları Ferdinand ile Isabella’nın orduları tarafından uzun ve kanlı bir kuşatmanın ardından ele geçirilmişti. Şehrin düşüşü, Gırnata Emirliği açısından son derece ağır bir darbe olmuştu.
Gırnata henüz ayaktaydı, Elhamra sarayları hâlâ Müslüman hükümdarların elindeydi. Fakat denize açılan en önemli kapılardan biri artık kaybedilmişti. Beş yıl sonra Gırnata da düşecek ve İber Yarımadası’ndaki Müslüman siyasî hâkimiyeti sona erecekti.
Bugün Málaga’ya gelen turistler bu kalelerin önünde fotoğraf çektiriyor, manzarasını seyrediyor ve mimarisini inceliyorlar. Ben ise aynı taşların önünde, bir zamanlar burada yaşamış insanların umutlarını, korkularını ve son mücadelelerini düşünüyordum.
Alcazaba’nın duvarlarında bir medeniyetin hafızası

Roma tiyatrosunun üzerinden yükselen Alcazaba, Málaga’nın Müslüman geçmişinin en belirgin hatıralarından biriydi.
Arapça el-kasaba kelimesinden gelen bu isim, şehrin müstahkem merkezini ifade ediyordu. Müslümanlar döneminde geliştirilen kale-saray, idarecilerin ve askerî gücün merkezlerinden biri olmuştu.
Yapının duvarlarına baktıkça Kurtuba’dan Gırnata’ya kadar gördüğüm Endülüs mimarisinin ortak özelliklerini hatırladım. Savunma için yükseltilmiş kalın duvarlar, birbirini takip eden kapılar, iç avlular ve bahçeler…
Dışarıdan bakıldığında sert ve askerî bir görünüm taşıyan yapılar, içeriye doğru ilerledikçe bambaşka bir estetik anlayışa dönüşüyordu.
Sanki Endülüs mimarı dış dünyaya karşı korunmayı, iç dünyada ise huzuru esas almıştı.
Mâlekalı âlimlerin hatırası

Málaga sokaklarını dolaşırken şehirle ilgili zihnimde canlanan isimler yalnızca hükümdarlar, askerler veya modern sanatçılar değildi. Mâleka, İslam medeniyetine önemli âlimler de yetiştirmişti.
Burada bana eşlik eden ikinci isim, Mâlekalı botanikçi İbnü’l-Baytâr oldu. Onunla karşılaşmak için tarihî bir binaya ihtiyaç yoktu. Bir bahçe, bir ağaç, bir çiçek veya taşların arasından çıkmış küçük bir bitki yeterliydi.
XII. yüzyılın sonlarında Mâleka’da dünyaya gelen İbnü’l-Baytâr, bitkileri ve onların tedavide kullanılma biçimlerini araştırmış, Endülüs’ten Kuzey Afrika’ya, oradan Doğu Akdeniz’e uzanan ilmî yolculuklar yapmıştı. Eserleri yüzyıllar boyunca tıp ve eczacılık alanında başvurulan kaynaklar arasında yer almıştı. Topladığı bilgileri el-Câmiʿ li-müfredâti’l-edviye ve’l-agziye adlı büyük eserinde bir araya getirmişti.
Ben kalenin bahçelerindeki yeşilliği seyrederken onu elinde notlarıyla dolaşan bir araştırmacı olarak hayal ettim.
“Bir bitkiye bakarken ne görüyorsun?” diye sordum zihnimde.
“Sen onun güzelliğine bakıyorsun. Ben ise ne işe yaradığını, nerede yetiştiğini, hangi şartlarda geliştiğini ve insan sağlığına nasıl katkı sağlayabileceğini araştırıyorum.”
Bu sözler ona ait değildi; fakat onun ilmî hayatını düşündüğümde zihnimde beliren cevap buydu.
İbnü’l-Baytâr’ın önemi yalnızca çok sayıda bitkinin adını bilmesinde değildi. Önceki otoritelerden nakledilen bilgileri gözlemle karşılaştırması, farklı bölgelerde kullanılan bitki adlarını kaydetmesi ve bunları sistemli biçimde bir araya getirmesiydi.
Mâleka’nın bahçelerinde yetişen bir çocuk, bitkileri araştırarak bütün Akdeniz havzasını dolaşan büyük bir âlime dönüşmüştü.
Bu düşünce beni etkiledi.
Biz bugün ülkeler geziyor, tarihî yapıları ziyaret ediyor, fotoğraflar çekiyor ve gördüklerimizi not ediyorduk. Oysa İbnü’l-Baytâr gibi âlimlerin seyahatleri, aynı zamanda bilgi üretme faaliyetiydi.
Bir seyyah ile bir âlimin yolları bazen aynı noktada birleşiyordu: Merak.
Merak etmeyen insan için her ağaç yalnızca bir ağaçtı. Merak eden içinse aynı ağaç, tabiatın kapalı kitabından bir sayfaydı.
Kalenin duvarlarından aşağıdaki şehre baktığımda bir başka hususu daha düşündüm.
İbnü’l-Baytâr’ın çocukluğunu geçirdiği Mâleka ile bizim gezdiğimiz Málaga arasında yüzlerce yıl bulunuyordu. Fakat aynı Akdeniz güneşi, aynı iklimin yetiştirdiği bitkilerin üzerine doğmaya devam ediyordu.
Siyasî sınırlar değişmiş, dinî yapılar dönüşmüş, diller farklılaşmıştı. Tabiat ise bütün bu değişimlerin ortasında sürekliliğini büyük ölçüde korumuştu.
Málaga’nın palmiyelerini, yeşil alanlarını ve Akdeniz bitki örtüsünü gördükçe, tabiatı yalnızca seyredilecek bir güzellik olarak değil, araştırılması gereken bir ilim sahası olarak değerlendiren bu âlimi düşündüm.
Bugün insanlar farklı ülkelere gezmek ve dinlenmek için gidiyorlar. İbnü’l-Baytâr gibi âlimler ise bitki türlerini tanımak, özelliklerini öğrenmek ve ilmî birikimlerini geliştirmek için ülkeler dolaşıyorlardı.
Süheylî ile tarihin kelimelerini okumak
Mâleka çevresinde yetişen bir başka önemli âlim de Ebü’l-Kāsım es-Süheylî idi. İbn Hişâm’ın siyerini açıklayan er-Ravzü’l-ünüf adlı eseriyle tanınan Süheylî, XII. yüzyıl Endülüs ilim hayatının dikkat çekici şahsiyetlerinden biriydi.
İşte benim Málaga’da aradığım geçmişin bir başka yüzü de buydu.
Şehirlerin ihtişamı yalnızca kaleleriyle, saraylarıyla ve askerî başarılarıyla ölçülemezdi. Yetiştirdikleri ilim adamları, düşünürler ve sanatçılar da onların medeniyet tarihindeki yerini belirliyordu.
Bir kale yıkılabilir, bir saray başka bir işleve dönüştürülebilir. Fakat bir âlimin kaleme aldığı eser, yüzyıllar sonra dünyanın başka bir köşesinde okunmaya devam edebilir.

Süheylî, XII. yüzyılda Mâleka yakınlarındaki Süheyl’de doğmuştu. Arap dili, hadis, tefsir ve siyer alanlarında derinleşmişti. Özellikle İbn Hişâm’ın siyerine yazdığı er-Ravzü’l-ünüf adlı eseriyle tanınıyordu.
Bir tarihçi olarak Süheylî’nin ilmî yöntemi benim için ayrıca önemliydi.
O, bir metni yalnızca nakletmekle yetinmemiş; kelimelerin anlamlarını, şahısların neseplerini, rivayetlerin ilişkilerini ve anlatıların arka planlarını açıklamaya çalışmıştı.
Sanki tarihî metnin içine giriyor ve görünmeyen bağlantıları ortaya çıkarıyordu.
Málaga sokaklarında onunla birlikte yürüdüğümü hayal ederken şehrin isimlerini düşünmeye başladım.
Fenikelilerin Malaka’sı, Romalıların Malaca’sı, Müslümanların Mâleka’sı ve bugünkü İspanyolların Málaga’sı…
Bütün bu isimler birbirine çok benziyordu.
Bir şehrin siyasî kimliği değişebiliyor, fakat adı asırlar boyunca yaşamaya devam edebiliyordu.
Zihnimde Süheylî’ye sordum:
“Bir şehrin adını koruması, geçmişini de koruduğu anlamına gelir mi?”
Sanki uzun bir dil incelemesine başlar gibi cevap verdi:
“İsimler bazen unutulan tarihlerin son şahitleridir. Fakat bir ismin korunması, o ismin taşıdığı bütün anlamların korunduğunu göstermez.”
Bu hayalî cevap üzerinde düşündüm.
Gerçekten de Málaga adı yaşamıştı. Fakat Mâleka’nın eski camileri, medreseleri, mahalleleri ve sosyal düzeni aynı biçimde yaşamamıştı.
Şehir, eski adını yeni bir medeniyetin içinde taşımaya devam ediyordu.
Bazen tarih dediğimiz şey, bir kelimenin içinde saklanmış yüzlerce yıllık bir hafızaydı.
Gibralfaro’da bir şehrin sonunu düşünmek

Alcazaba’nın yukarısında yükselen Gibralfaro Kalesi, Mâleka’nın askerî geçmişinin diğer büyük hatırasıydı.
Adı Arapça Cebelüfârûk biçimiyle ilişkilendirilen bu yüksek kale, özellikle Nasrîler döneminde şehrin savunmasında önemli bir rol oynamıştı.
Kaleye aşağıdan baktığımda 1487 yılına gitmemek mümkün değildi.
O tarihte Málaga, Gırnata Emirliği’nin en önemli limanlarından biriydi. Kastilya ve Aragon hükümdarları Ferdinand ile Isabella, Gırnata’yı ele geçirmeden önce onun denizle kurduğu bağlantıları kesmeye çalışıyorlardı.
Málaga’nın düşmesi, Gırnata’nın yalnızca bir şehrini değil, dış dünyaya açılan önemli kapılarından birini kaybetmesi demekti.
1487 yılında şehir karadan kuşatılmış, denizden de abluka altına alınmıştı. Savunmanın önemli isimlerinden Ahmed ez-Zegrî ve beraberindeki kuvvetler uzun süre direnmişlerdi.
Fakat savaşın kaderini yalnızca surların yüksekliği veya askerlerin cesareti belirlemiyordu. Erzak, mühimmat, dış yardım ve siyasî birlik de en az bunlar kadar önemliydi.
Gırnata Emirliği’nin kendi içindeki mücadeleler, Málaga’nın yardımına yeterli kuvvetin gönderilmesini güçleştirmişti.
Kuşatma uzadıkça açlık ağırlaşmış, şehirdeki hayat giderek dayanılmaz hâle gelmişti. Sonunda 18 Ağustos 1487’de Málaga teslim olmuştu.
Teslimin ardından çok sayıda Müslüman esir alınmış, köleleştirilmiş ve şehir ağır bir nüfus değişimine uğramıştı.
Bütün bunları düşünürken Ronda’dan beri zihnimde taşıdığım Ebü’l-Bekā er-Rundî yeniden yanıma geldi.
Rundî, Málaga’nın düşüşünden yaklaşık iki asır önce yaşamıştı. Ancak Endülüs şehirlerinin birbiri ardınca kaybedilmesinin doğurduğu acıyı şiirlerinde dile getirmişti. Ünlü Endülüs mersiyesinde şöyle diyordu:
لِكُلِّ شَيْءٍ إِذَا مَا تَمَّ نُقْصَانُ
فَلَا يُغَرَّ بِطِيبِ الْعَيْشِ إِنْسَانُ
Her şey kemale erdiğinde eksilmeye başlar;
Öyleyse hiç kimse hayatın güzelliğine aldanmasın.
Ardından gelen beyit de aynı derecede düşündürücüydü:
هِيَ الْأُمُورُ كَمَا شَاهَدْتُهَا دُوَلٌ
مَنْ سَرَّهُ زَمَنٌ سَاءَتْهُ أَزْمَانُ
Olaylar gördüğüm gibi elden ele döner;
Bir zamanın sevindirdiğini başka zamanlar üzer.
Rundî, bu mısraları söylerken henüz Málaga’nın 1487’de yaşayacağı felaketi bilmiyordu. Fakat ondan önce kaybedilmiş Endülüs şehirleri, gelecekte yaşanabileceklerin habercisiydi.
Şairin sesi, iki asır sonra düşecek Mâleka’nın surlarında da yankılanabilecek kadar derin bir tarih tecrübesi taşıyordu.
Kendi kendime sordum:
Bir devletin sonunu getiren şey yalnızca dışarıdan gelen düşman mıdır?
Rundî’nin şiiri bana devletlerin içten çözülmesini, siyasî birliğin bozulmasını ve ihtişamın kalıcı olduğu yanılgısını düşündürüyordu.
Bir taraftan Gırnata’daki hanedan mücadeleleri, diğer taraftan düşmanın giderek güçlenmesi…
Kale duvarlarının önünde dururken askerî tarihin çok önemli bir gerçeği bir kez daha karşıma çıkıyordu.
Bir şehrin düşüşünü açıklamak için yalnızca son kuşatmaya bakmak yeterli değildi. Bazen o düşüşün sebepleri, kuşatmadan çok daha önce meydana gelen siyasî kararlarda saklıydı.
Rundî’nin sesini susturup kalenin duvarlarına yeniden baktım.
Bir zamanlar bu surların ardında şehrin kurtulacağına inanan insanlar vardı. Onların gelecek tasavvuru bizim bildiğimiz tarihten farklıydı. Biz bugün sonucun ne olduğunu biliyoruz. Fakat onlar o gün, henüz sonucu belli olmayan bir mücadelenin içindeydiler.
Tarihçi için en büyük güçlüklerden biri de buydu: Geçmişin insanlarını, onların henüz geleceği bilmediklerini unutmadan anlamak.
Afrikalı Leo ile kaybedilen vatan üzerine

Gibralfaro’dan Akdeniz’e doğru bakarken başka bir kitap zihnimde açıldı.
Amin Maalouf’un Afrikalı Leo romanı.
Romanın kahramanı Hasan el-Vezzân, yani Avrupalıların tanıdığı adıyla Leo Africanus, Gırnata kökenli bir aileden geliyordu. Málaga’nın düştüğü 1487 yılında henüz dünyaya gelmemişti. Fakat ailesinin içinde yaşadığı büyük tarihî çözülme, onun hayatının da arka planını oluşturmuştu.
Gırnata’nın düşüşünün ardından ailesiyle birlikte Kuzey Afrika’ya göç eden Hasan, daha sonra Fas’tan Mısır’a, Afrika’nın iç bölgelerinden İtalya’ya uzanan uzun yolculuklar yapmıştı.
Maalouf’un romanında Hasan, yalnızca bir seyyah değildi. Farklı kültürler, dinler ve siyasî dünyalar arasında yaşamaya çalışan bir insandı.
Onu Gibralfaro’nun manzarası karşısında yanıma çağırdım.
“Hasan,” dedim zihnimde, “sen doğduğunda Endülüs zaten son günlerini yaşıyordu. Sana miras kalan vatan, çocukluğunun bile bütünüyle tanıyamadığı bir vatandı.”
Sanki uzun bir yolculuktan dönmüş gibi Akdeniz’e baktı.
“İnsan bazen doğduğu toprağı değil, kendisine anlatılan toprağı hatırlar.”
Bu, Hasan’ın ağzından zihnimde kurduğum bir cümleydi. Fakat Maalouf’un romanını düşünürken tam da böyle bir duyguya kapılıyordum.
Hasan’ın hayatında vatan, sabit bir coğrafya olmaktan çıkmıştı. Gırnata, Fas, Kahire ve Roma onun kimliğinin farklı parçalarına dönüşmüştü.
Bu yüzden Afrikalı Leo yalnızca tarihî bir macera romanı değil, aynı zamanda aidiyet üzerine bir düşünce eseriydi.
Bir insan kaç defa yurdundan ayrılır? Kaç defa yeni bir dil öğrenir? Kaç defa kendi geçmişini yeniden anlatmak zorunda kalır?
Málaga’nın 1487’de kaybedilmesi ve beş yıl sonra Gırnata’nın düşmesi, yalnızca hükümdarların tahtlarını kaybetmeleri anlamına gelmiyordu.
Binlerce insan için bu olaylar, ailelerin parçalanması, evlerin terk edilmesi, geçim kaynaklarının ortadan kalkması ve başka coğrafyalarda yeniden hayat kurma zorunluluğuydu.
Akdeniz’e bakarken Hasan el-Vezzân’ın yolculuklarını düşündüm.
Bu deniz, bir zamanlar Mâleka limanından ticaret için ayrılanların da, yurtlarını terk etmek zorunda kalanların da geçtikleri denizdi.
Aynı su, kimi insan için zenginliğe açılan bir yol, kimi için sürgünün başlangıcı olabiliyordu.
O anda denizin güzelliğiyle tarihin acıları zihnimde bir araya geldi.
Mâleka’nın kaybı, yalnızca bir şehrin el değiştirmesi değildi. İnsanların hatıralarının, dillerinin ve kimliklerinin yeni coğrafyalara taşınmasıydı.
Afrikalı Leo, işte bu büyük yer değiştirmelerin edebiyattaki en etkileyici temsilcilerinden biriydi.
Onunla birlikte Akdeniz’i seyrederken tarihin büyük anlatılarının çoğu zaman hükümdarlara, savaşlara ve antlaşmalara odaklandığını; oysa her siyasî değişimin arkasında sayısız insanın kişisel hikâyesinin bulunduğunu düşündüm.
Camiinin yerinde yükselen katedral

Málaga’nın tarihî merkezindeki en dikkat çekici yapılardan biri de büyük katedraldi. Bugün şehrin simgelerinden biri olan bu yapı, eski büyük cuma camiinin bulunduğu alanda yükseliyordu.
Şehrin 1487 yılında Hristiyanların eline geçmesinden sonra Müslüman dönemine ait dinî ve idarî yapıların işlevleri değiştirilmişti. Büyük cami de bu dönüşümden nasibini almıştı.
Bugünkü katedralin mimarisine bakıldığında Rönesans ve Barok üsluplarının etkisi görülür. Yapının en ilginç özelliklerinden biri ise kulelerinden birinin tamamlanmamış olmasıydı. Bu yüzden Málaga halkı katedrale La Manquita, yani “Tek Kollu Kadın” adını vermişti.
Bu isimlendirme, bana şehirlerin büyük tarihî dönüşümleri kadar gündelik hayatta oluşan küçük hikâyelerin de hafızada yer ettiğini düşündürdü.
Fakat benim zihnimde katedralin mimarisinden önce onun bulunduğu yerde yükselen eski cami canlanıyordu.
Bir zamanlar burada ezan okunuyor, Müslümanlar cuma namazı için toplanıyor, âlimler ders veriyordu. Daha sonra aynı mekânın dinî kimliği tamamen değişmişti.
Kurtuba’da olduğu gibi Málaga’da da İslam mimarisinin bıraktığı izlerle Hristiyan İspanya’nın inşa ettiği yeni şehir kimliği iç içe geçmişti.
Bir tarihçinin gözünde bu yapılara yalnızca mimari eser olarak bakmak yeterli değildi. Bunlar aynı zamanda siyasî hâkimiyetin, kültürel dönüşümün ve toplumsal hafızanın taşlara yansımış hâliydi.
Bir caminin gölgesinde yükselen katedral

Şehrin tarihî merkezine döndüğümüzde Málaga Katedrali’nin görkemli yapısı karşımıza çıktı.
Müslüman döneminin büyük cuma camiinin bulunduğu alanda yükselen bu katedral, Málaga’nın 1487 sonrasında geçirdiği değişimin en önemli simgelerinden biriydi.
Katedralin yapımına XVI. yüzyılda başlanmış, inşaatı uzun yıllar devam etmişti. Rönesans ve Barok mimarisinin özelliklerini taşıyan yapının kulelerinden biri tamamlanamadığı için halk arasında La Manquita, yani “Tek Kollu Kadın” adıyla anılıyordu.
İspanyollar, katedralin tamamlanmamış kulesinden hareketle ona sevimli bir isim vermişlerdi.
Ben ise yapıya bakarken onun altında kalan başka bir geçmişi düşünüyordum.
Bir zamanlar bu alanda Müslümanlar cuma namazı için toplanıyorlardı. Ardından şehrin dinî kimliği değişmiş, aynı alanda yeni bir ibadet yapısı yükselmişti.
Burada Süheylî yeniden zihnimde belirdi.
Ona, “Bir mekânın anlamı değiştiğinde geçmişi de değişmiş olur mu?” diye sormak istedim.
Süheylî’nin ilmî yönteminden hareketle verdiğim hayalî cevap şuydu:
“Geçmiş değişmez; fakat geçmişin nasıl hatırlandığı değişir.”
Katedralin bulunduğu yerde artık eski cami yoktu. Fakat tarihî kayıtlar o caminin varlığını koruyordu.
Bu durum bana tarihçilik mesleğinin önemini bir kez daha hatırlattı.
Bir mimari eser ortadan kalkabilir. Kitabeler sökülebilir. Şehrin nüfusu ve dili değişebilir. Fakat kaynaklar, geçmişin bütünüyle kaybolmasını önleyen son dayanaklardan biri olabilir.
Katedralin önünden ayrılırken bir şehrin farklı dinler ve medeniyetler tarafından nasıl yeniden yorumlandığını düşünüyordum.
Bugünün Málaga’sı için bu yapı büyük bir Hristiyanlık ve sanat mirasıydı. Benim içinse aynı zamanda bir tarihî dönüşümün işaretiydi.
Bu iki bakış birbirinin varlığını ortadan kaldırmıyordu. Aksine, yapının tarihini daha bütünlüklü biçimde anlamamı sağlıyordu.
Picasso’nun şehrinde dolaşırken

Málaga, yalnızca Endülüs geçmişiyle değil, modern sanat tarihinin önemli isimlerinden Pablo Picasso’nun doğduğu şehir olmasıyla da tanınıyordu.
1881 yılında burada dünyaya gelen Picasso, çocukluğunun ilk yıllarını Málaga’da geçirmişti. Bugün doğduğu ev ve eserlerinin sergilendiği müze, şehrin önemli kültür merkezleri arasında bulunuyor.
Şehrin tarihî sokaklarında dolaşırken Picasso’yu da düşünmemek mümkün değildi.
Picasso’nun resimlerinde nesneler ve insan yüzleri bazen parçalanır, farklı açılardan yeniden kurulur. Onun sanatını düşündüğümde, şehirlerin tarihinin de buna biraz benzediği aklıma geldi.
Málaga’ya yalnızca bugünkü İspanyol şehri olarak bakarsak başka bir manzara, yalnızca Endülüs geçmişiyle bakarsak başka bir manzara görürdük. Romalıların, Müslümanların, Hristiyanların ve modern İspanyolların gözünden bakıldığında aynı şehir birbirinden farklı yüzler kazanıyordu.
Belki de bir şehri gerçekten anlamak, onun bütün bu yüzlerini birlikte görebilmekti.

Picasso’nun şehrinde: Parçalanmış yüzler, parçalanmış tarihler
Málaga’ya gelmişken Picasso Müzesi’ni görmeden ayrılmak olmazdı.
Pablo Picasso, 1881 yılında bu şehirde dünyaya gelmişti. Hayatının büyük bölümünü Málaga dışında geçirmesine rağmen doğduğu şehir, onun kimliğinin önemli parçalarından biri olarak kalmıştı.
Bugün Buenavista Sarayı’nda bulunan Picasso Müzesi, Málaga’nın uluslararası sanat dünyasındaki yerini güçlendiren önemli kurumlardan biriydi.
Müzeye girdiğimizde modern sanatın kendine özgü diliyle karşılaştık.
Picasso’nun resim anlayışı, benim alıştığım klasik tasvir biçimlerinden oldukça farklıydı. Onun dünyasında yüzler bazen parçalanıyor, nesneler alışılmış konumlarından çıkarılıyor ve bir insanın farklı yönleri aynı düzlemde gösterilebiliyordu.
Bir portreye bakarken tek bir insan yüzü görmüyor, sanki aynı insanın farklı zamanlarda ve farklı açılardan algılanmış görüntüleriyle karşılaşıyordum.
Picasso’nun sanatını düşünürken onunla zihinsel bir konuşmaya başladım.

“Sen neden insan yüzünü olduğu gibi çizmekle yetinmedin?” diye sordum.
Sanki resimlerinin arkasından cevap veriyordu:
“Bir insanı yalnızca tek bir açıdan gördüğünde onu bütünüyle tanımış olur musun?”
Bu sorunun sanat tarihi açısından çok daha karmaşık cevapları vardı. Fakat benim zihnimde onun resimleri, şehirlerin tarihine benzemeye başlamıştı.
Málaga’yı da tek bir açıdan görmek mümkün değildi.
Fenikeli için başka, Romalı için başka, Müslüman için başka, Hristiyan için başka, modern İspanyol için bambaşka bir şehirdi burası.
Picasso insan yüzünü farklı düzlemlerden yeniden kurmaya çalışırken ben de Málaga’nın tarihini farklı dönemlerin pencerelerinden görmeye çalışıyordum.
Bir tarihçi ile bir ressamın yöntemleri elbette aynı değildi. Fakat ikisi de görünenin ardındaki başka ilişkileri arıyordu.
Picasso’nun sanatında beni düşündüren bir başka husus da parçalanmaydı.
Kübist resimlerde parçalanmış gibi görünen yüzler ve nesneler, yeni bir bütün oluşturuyordu.
Benim zihnimde ise bu görüntüler, Endülüs’ün parçalanmış siyasî coğrafyasını çağrıştırıyordu.
Bir zamanlar ortak bir siyasî ve kültürel çevrede yer alan şehirler, farklı devletlerin sınırları içinde kalmış; insanlar ve kültürel birikimler başka coğrafyalara dağılmıştı.
Fakat burada önemli bir ayrım vardı. Picasso’nun parçalama yöntemi sanatsal bir tercihti. Tarihteki parçalanma ise insanların hayatını değiştiren gerçek bir süreçti.
Ben bu iki olguyu birbirine eşitlemiyor, yalnızca sanatın bende uyandırdığı çağrışımları takip ediyordum.
Picasso Müzesi’nden ayrılırken zihnimde sanatçının başka bir eseri belirdi: Guernica.
Madrid’deki Reina Sofía Müzesi’nde bulunan bu eser, 1937 yılında İspanya İç Savaşı sırasında Guernica’nın bombalanmasının ardından yapılmıştı.
Savaşın acısını anlatan bu tabloyu Málaga’nın tarihiyle birlikte düşünmemek mümkün değildi.
Çünkü Málaga da aynı iç savaş sırasında büyük bir felakete sahne olmuştu.
1937 yılının Şubat ayında şehir, Franco yanlısı kuvvetlerin eline geçmiş; çok sayıda sivil Málaga’dan Almería yönüne kaçmak zorunda kalmıştı. Sahil yolunu kullanan bu insanların denizden ve havadan saldırılara uğraması, İspanya İç Savaşı’nın en acı hadiselerinden biri olarak hafızalara kazınmıştı.
Bu kitlesel kaçış ve felaket, İspanya’da La Desbandá adıyla anılıyordu.
Yüzyıllar önce Mâleka’nın 1487’de düşüşü, ardından 1937’de başka bir savaşın yaşanması…
Farklı çağlar, farklı siyasî şartlar ve farklı tarihî sorumluluklar söz konusuydu. Fakat her iki olayda da savaşın bedelini ödeyenlerin arasında sıradan insanlar bulunuyordu.
Picasso’nun sanatını bu tarihî arka planla birlikte düşündüğümde, onun yalnızca biçimlerle oynayan bir ressam olmadığını, insanlığın büyük trajedilerine de sanat yoluyla cevap vermeye çalışan bir sanatçı olduğunu daha iyi anlıyordum.
Málaga, Picasso’yu dünyaya vermişti. Picasso da sanatıyla Málaga’nın adını dünyanın dört bir yanına taşımıştı.
Bu, bir şehrin yetiştirdiği sanatçı aracılığıyla kendi sınırlarının çok ötesinde var olabilmesinin güzel bir örneğiydi.
María Zambrano: Düşüncenin şiirle buluştuğu yerde

Picasso Müzesi’nden çıkıp şehrin sokaklarına karıştığımızda başka bir düşünürün sesi zihnimde duyulmaya başladı.
María Zambrano.
1904 yılında Málaga yakınlarındaki Vélez-Málaga’da doğan Zambrano, XX. yüzyıl İspanyol felsefesinin önemli isimlerinden biriydi. José Ortega y Gasset’in öğrencisi olmuş, fakat zamanla kendi felsefî yolunu oluşturmuştu.
Onun düşüncesinde beni en çok ilgilendiren kavram razón poética, yani “şiirsel akıl”dı.
Zambrano’ya göre insan hayatını anlamak için yalnızca kavramsal ve çözümleyici akıl yeterli değildi. Şiir, sezgi, hafıza, tecrübe ve insanın iç dünyası da hakikati anlamanın yolları arasında bulunuyordu.
Bu yaklaşım, seyahat anlayışıma oldukça yakındı.
Bir şehri tarihî belgeler üzerinden inceleyebilirdim. Hangi hükümdarın ne zaman tahta çıktığını, hangi savaşın hangi tarihte yapıldığını, hangi âlimin nerede doğup öldüğünü öğrenebilirdim.
Fakat bir şehrin ruhunu anlamak için bunlar tek başına yeterli miydi?
Gırnata’da Elhamra’nın duvarındaki şiirlerin karşısında duyduğum hissi, yalnızca siyasî olaylarla açıklayabilir miydim?
Ronda’nın uçurumlarına baktığımda aklıma gelen ölüm ve sonsuzluk düşüncelerini bir coğrafya kitabı bütünüyle anlatabilir miydi?
Málaga’nın sokaklarında Zambrano bana tam da bu soruları düşündürüyordu.
Zihnimde onunla yürürken kendime şöyle dedim:
Tarihçi akılla araştırır, şair sezgiyle yaklaşır. Seyyah ise bazen ikisinin arasında yürür.
Fakat Zambrano’nun düşüncelerinde yalnızca şiir ve felsefe yoktu. Sürgün de vardı.
İspanya İç Savaşı’nın ardından 1939 yılında ülkesinden ayrılmak zorunda kalmış, uzun yıllar farklı ülkelerde yaşamıştı.
Bu bakımdan onun hayatı ile Maalouf’un Afrikalı Leo romanındaki Hasan el-Vezzân’ın hikâyesi arasında dikkat çekici bir benzerlik bulunuyordu.
Biri Endülüs’ün siyasî ve dinî dönüşümünün ardından yurdundan ayrılan bir ailenin çocuğuydu; diğeri XX. yüzyıl İspanya’sının iç savaş ve diktatörlük şartlarında sürgüne gitmiş bir düşünürdü.
Aralarında yüzyıllar vardı. Fakat ikisinin hayatında da vatan, yalnızca üzerinde yaşanan bir toprak parçası değil, hafızada taşınan bir varlıktı.
Belki de insanın gerçek sürgünü, doğduğu yere dönememesinden önce, ait olduğu dünyayı artık bulamamasıydı.
Zambrano ile zihnimde yaptığım bu yürüyüş sırasında Málaga’nın modern ve tarihî yüzleri başka bir anlam kazandı.
Bir şehir yalnızca ayakta duran binalardan oluşmuyordu.
Onu şehir yapan şeylerden biri de oradan ayrılan insanların beraberlerinde götürdükleri hatıralardı.
Málaga’nın sokaklarında gündelik hayat

Şehrin tarihî merkezinde dolaşırken ister istemez geçmişin düşüncelerinden sıyrılıp günlük hayatın içine karışıyorduk.
Calle Frailes çevresinden başlayan gezimiz sırasında dar sokaklardan meydanlara, tarihî yapıların çevresinden hareketli caddelere uzanan bir şehir manzarasıyla karşılaştık.
Restoranlar, kafeler, dükkânlar ve turistlerle dolu sokaklar Málaga’nın yaşayan yüzünü oluşturuyordu. Bir yerde durup yemek yedik, sokaklarda dolaştık, çevremizi seyrettik.
Seyahatlerde benim için bunlar da önemliydi. Bir şehri yalnızca müzelerini ve tarihî eserlerini gezerek tanımak mümkün değildi. İnsanların nasıl yaşadıklarına, sokakları nasıl kullandıklarına, çarşılarına, yeme içme alışkanlıklarına ve gündelik davranışlarına da bakmak gerekiyordu.
Araçla seyahat etmenin kendine özgü sıkıntıları da vardı. Özellikle tarihî şehir merkezlerinde park yeri bulmak ve trafik işaretlerini anlamak bazen ayrı bir mesele hâline geliyordu. Málaga’da park yasağının hangi saatlerde geçerli olduğunu, yol üzerindeki işaretlerin ne anlama geldiğini anlamaya çalışmamız da seyahatin küçük fakat akılda kalan ayrıntılarından biriydi.
Yabancı bir şehirde insan bazen bir tarihî yazıtı okumaktan çok bir trafik levhasını anlamakta zorlanabiliyordu.
Böyle anlarda seyahat, tarihî merakın yanında günlük hayatın en basit ihtiyaçlarını da karşılamaya çalıştığımız bir tecrübeye dönüşüyordu.
Málaga’nın en hareketli caddelerinden Calle Larios ve çevresindeki alışveriş hayatı, modern şehrin ekonomik canlılığını yansıtıyordu. Tarihî Atarazanas Pazarı ise geçmişin ticaret ve denizcilik geleneğini hatırlatan yerler arasındaydı.
Bir zamanlar Akdeniz ticaretinde önemli bir yere sahip olan Mâleka, bugün de turizm ve hizmet sektörü sayesinde dünyanın farklı ülkelerinden insanları kendisine çekiyordu.
Değişen yalnızca ticaretin biçimi ve şehre gelen insanların amaçlarıydı.
Atarazanas: Çarşının kapısında saklanan tersane

Málaga’nın tarihî merkezindeki Atarazanas Pazarı da beni eski Mâleka’ya götüren yapılardan biriydi.
Bugün bir pazar yeri olarak kullanılan bu alan, Müslümanlar döneminde tersanelerin bulunduğu bölgeydi. Atarazanas adı da Arapça dârü’s-sınâa ifadesinden gelen ve tersane anlamı kazanan bir kelimeyle ilişkiliydi.
Bu isim beni heyecanlandırdı.
Bir zamanlar burada gemiler inşa ediliyor, tamir ediliyor ve Akdeniz’e hazırlanıyordu. Şimdi ise insanların yiyecek alışverişi yaptığı canlı bir pazar bulunuyordu.
Yapının Nasrî dönemine ait anıtsal kapısı, eski tersanelerden günümüze ulaşabilen en önemli mimari hatıralardan biriydi.
Kapının çevresinde dolaşırken Mâleka’nın ticaret hayatını düşünmeye başladım.
Endülüs’ün son yüzyıllarında Málaga, seramikleri, ipeği, kuru üzümü ve başka ticaret ürünleriyle tanınıyordu. Limanı sayesinde Kuzey Afrika ve Akdeniz dünyasıyla bağlantı kuruyordu.
Bir zamanlar burada çalışan ustalar, gemi yapmak için keresteleri biçiyor, demir parçalarını hazırlıyor ve yelkenleri donatıyorlardı.
Gözümün önünde bir gemi inşa sahnesi canlandı.
Ustalar çalışıyor, tüccarlar mallarını hazırlıyor, denizciler yolculuk öncesi erzak topluyordu.
Bir gemi yalnızca yük taşımayacaktı. Belki beraberinde kitaplar, ilim adamları, fikirler ve yeni bilgiler de getirecekti.
Bir anda İbnü’l-Baytâr yeniden aklıma geldi.
O da Akdeniz coğrafyasını dolaşmış, gördüğü bitkileri ve edindiği bilgileri yeni merkezlere taşımıştı.
İlim tarihi açısından limanların büyük önemi vardı. Limanlar yalnızca ticaretin değil, bilgi dolaşımının da merkezleriydi.
Bazen bir kitabın, bir bitki örneğinin veya bir ilmî haberin seyahati, büyük orduların hareketinden daha kalıcı sonuçlar doğurabiliyordu.
Atarazanas’ın önünde dururken tarihin ilginç bir devamlılığına şahit olduğumu düşündüm.
Bir zamanlar gemilerin yapıldığı yerde bugün insanların gündelik ihtiyaçlarını karşıladığı bir çarşı vardı.
İşlev değişmişti, fakat hayat devam ediyordu.
Bu da bana şehirlerin değişime rağmen nasıl yaşayabildiklerini gösteriyordu.
Vicente Aleixandre ve şiirin cennet şehri

Málaga’nın sokaklarından denize doğru ilerlerken şiir de yolculuğuma katıldı.
Bu defa zihnimdeki şair, Endülüslü Müslüman bir edip değil, modern İspanyol edebiyatının önemli isimlerinden Vicente Aleixandre idi.
1898 yılında Sevilla’da doğan Aleixandre, çocukluk yıllarını Málaga’da geçirmişti. Daha sonra İspanyol şiirinin 1927 Kuşağı içinde yer almış ve 1977 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görülmüştü.
Aleixandre’nin Málaga için kaleme aldığı Ciudad del Paraíso, yani “Cennet Şehir” şiiri, bu şehirle kurduğu duygusal ilişkinin en güzel örneklerinden biriydi.
Şair, Málaga’yı denizin üzerinde yükselen, ışık ve hatıralarla çevrili bir şehir olarak tasvir ediyordu.
Şiirinde geçen ciudad de mis días marinos ifadesi, yani “denizli günlerimin şehri”, onun çocukluk hatıralarıyla Akdeniz arasındaki ilişkiyi anlatıyordu.
Aleixandre’nin şiirini düşündüğümde, Málaga’nın tarih boyunca farklı insanlarda nasıl farklı duygular uyandırdığını bir kez daha fark ettim.
Rundî’nin şiirinde Endülüs, kaybedilen şehirlerin hüznüydü.
Aleixandre’nin şiirinde Málaga, çocukluğun ve denizin aydınlık hatırasıydı.
İki şair de aynı geniş coğrafyanın farklı zamanlarına bakıyordu.
Birinin gözünde Endülüs bir kayıp, diğerinin gözünde Málaga bir cennetti.
Bu iki duygu birbirine zıt gibi görünse de aslında şehirlerin hafızasında birlikte yaşayabiliyordu.
Bir insan, başka birinin tarihî acılarla hatırladığı yerde mutlu bir çocukluk geçirebilirdi.
Tarihî gerçeklik tek bir kişinin duygularına indirgenemezdi.
Aleixandre’nin şiirinde Málaga’nın güzellikleriyle karşılaşırken kendi seyahatimizin de zamanla böyle bir hatıraya dönüşeceğini düşündüm.
Bugün yaşadığımız küçük sıkıntılar, otel maceramız, yollarda geçirdiğimiz zamanlar ve tarihî mekânlarda gördüklerimiz, yıllar sonra belleğimizde farklı anlamlar kazanacaktı.
Belki o zaman Málaga’nın en güzel tarafı, bugün önemsemediğimiz küçük bir ayrıntı olacaktı.
Seyahatin insan hafızasında nasıl yeniden kurulduğunu düşünürken bir başka Málagalı şairi, Emilio Prados’u da hatırladım.
Prados ve Manuel Altolaguirre’nin Málaga’da yayımladıkları Litoral dergisi, modern İspanyol şiirinin önemli buluşma noktalarından biri olmuştu.
Bir zamanlar Mâleka’nın âlimleri ilmî eserlerini çoğaltıyor, şairleri kasidelerini okuyordu. Yüzyıllar sonra aynı şehirde şairler matbaalar kuruyor, dergiler çıkarıyor ve yeni bir edebiyatın gelişmesine katkıda bulunuyorlardı.
İlim ve edebiyatın dili değişmişti, fakat şehirlerin kültür üretme kabiliyeti devam ediyordu.
Akdeniz’in kıyısında

Málaga’yı diğer Endülüs şehirlerinden ayıran en önemli özelliklerden biri, denizle kurduğu yakın ilişkiydi.
La Malagueta başta olmak üzere uzanan plajları, palmiyeli sahil yürüyüş yolları, liman bölgesi ve kıyıdaki sosyal hayat, şehre ayrı bir canlılık kazandırıyordu.
Málaga’nın denizi bana Akdeniz’in tarih boyunca oynadığı büyük rolü hatırlattı.
Bugün insanların denize baktıklarında gördükleri şey çoğunlukla tatil, plaj, eğlence ve dinlenmeydi. Oysa aynı deniz, bir zamanlar ticaret gemilerinin, savaş filolarının, hacıların, seyyahların ve ilim yolcularının geçtiği büyük bir ulaşım ağıydı.
Endülüs Müslümanları için Akdeniz, hem Kuzey Afrika ile bağlantıyı sağlayan bir köprü hem de düşman donanmalarının gelebileceği tehlikeli bir sınırdı.
Málaga limanının tarihî önemini düşündüğümde denizin bu iki yönü yeniden belirginleşiyordu.
Deniz, kıyısındaki şehirlere zenginlik getirebildiği gibi savaşları ve istilaları da taşıyabiliyordu.
Bir yandan modern liman tesisleri, diğer yandan tarihî kalenin surları… Aslında bunlar şehrin denizle kurduğu ilişkinin farklı dönemlere ait iki ayrı ifadesiydi.
Málaga’nın kıyısında hissettiğim Akdeniz havası, bana yalnızca İspanya’yı değil, Anadolu’nun ve Doğu Akdeniz’in kıyı şehirlerini de hatırlatıyordu. Aralarında büyük kültürel farklılıklar bulunsa da liman şehirlerinin kendilerine özgü ortak bir karakteri vardı.
Deniz insanları birbirine yaklaştırıyor, ticaret ise uzak coğrafyalar arasında sürekli ilişkiler kurulmasını sağlıyordu.
Akdeniz kıyısında: Deniz kimin?
Málaga gezimizin benim açımdan en dikkat çekici bölümlerinden biri deniz kıyısına yaptığımız ziyaret oldu.
Şehrin tarihî merkezinden sahile yönelerek Akdeniz’e ulaştık.
İspanya’nın Akdeniz sahillerini de görmüş olacaktık.
Geniş kumsallar, uzun bir sahil şeridi, yürüyüş alanları ve denize giren insanlar…
Fakat burada dikkatimi çeken asıl husus, denizin güzelliğinden çok denize ulaşımın nasıl düzenlendiğiydi.
Gördüğümüz sahil kesiminde deniz kıyısı büyük ölçüde halka açık plaj olarak bırakılmıştı.
Türkiye’de karşılaştığımız bazı sahil düzenlemelerinin aksine, kumsalın üzerine kadar uzanan özel otellerin, villaların ve kıyıyı kendi kullanım alanına dönüştüren işletmelerin oluşturduğu bir duvarla karşılaşmadık.
Sahil genişti ve insanların kullanımına açıktı.
Belediyenin belli noktalarda tuvalet, duş ve soyunma kabinleri gibi hizmetler sağladığını gördük. Bazı yerlerde kafeler ve başka işletmeler vardı. Fakat bunlar insanların denize ulaşmasını engellemiyordu.
İsteyen kumsala gelip havlusunu serebiliyor, isteyen denize girebiliyor, isteyen yalnızca yürüyebiliyordu.
Şemsiye veya başka hizmetlerden yararlanmak isteyenler bunların bedelini ödeyebilirdi. Fakat denize girmek için mutlaka bir işletmenin müşterisi olmak gerekmiyordu.
Bu durum beni gerçekten etkiledi.
Çünkü deniz, insanlığın ortak tabiat mirasının en görkemli parçalarından biriydi.
İspanya’nın kıyı mevzuatında da deniz kıyılarının ve plajların kamusal kullanımı esas alınıyordu. Sahilde gördüğümüz düzenleme, bu hukukî anlayışın günlük hayattaki karşılıklarından biriydi.
Burada zihnimde María Zambrano yeniden belirdi.
İnsan hakları, kamusal alan, toplumsal hayat ve özgürlük üzerine düşünürken denizin kıyısında durmak bana oldukça anlamlı geldi.
İnsanın denize bakma hakkı bile ekonomik bir ayrıcalığa dönüştürülmeli miydi?
Bir kıyı, öncelikle onu satın almaya gücü yetenlerin mi, yoksa oraya ulaşabilen bütün insanların mı olmalıydı?
Benim için cevap açıktı.
Elbette bütün kıyıların aynı şartlara sahip olması beklenemezdi. Çevre koruma tedbirleri, güvenlik kuralları, limanlar, askerî bölgeler veya başka kamusal ihtiyaçlar belirli sınırlamalar getirebilirdi.
Fakat bunlar başka, doğal kıyıları yalnızca parası olanların kullanabileceği alanlara dönüştürmek başkaydı.
Málaga’da gördüğüm bu sahil düzenlemesi, şehircilik açısından önemli bir ders niteliğindeydi.
Bir anda aklıma geldi: Sabah otelde yaşadığım hadise ile şimdi bulunduğum sahil arasında ne kadar büyük bir zıtlık vardı!
Otel, insanın uyuyacağı yeri bir kapsülün içine kadar küçültmüş, bana bir gecelik alanı satmaya çalışmıştı.
Deniz kıyısında ise önümde alabildiğine geniş bir alan vardı.
Burada gökyüzünü seyretmek için para ödemem gerekmiyordu. Dalgaların sesini dinlemek için rezervasyon yaptırmam gerekmiyordu. Sahilde yürümek için bir anahtar taşımam gerekmiyordu.
Bütün bunları düşündükçe Málaga’ya dair ilk kızgınlığım da kaybolmaya başladı.
Belki de şehir, bana ilk anda kötü bir tecrübe yaşatmış fakat sonunda çok önemli bir şey öğretmişti:
İyi bir şehir yalnızca insanlara satabildiği imkânlarla değil, karşılıksız sunabildiği ortak alanlarla da değer kazanıyordu.
Kıyıda yürürken Türkiye’nin sahil şehirlerini düşündüm. Uzun kıyı şeritlerimiz, güzel koylarımız ve eşsiz deniz manzaralarımız vardı. Fakat bazı bölgelerde turistik tesislerin, yapılaşmanın ve özel kullanım biçimlerinin halkın kıyıya ulaşmasını ne kadar zorlaştırabildiğini de biliyordum.
Málaga’da gözlemlediğim kamusal sahil anlayışının, kendi ülkemizdeki kıyı düzenlemeleri bakımından üzerinde düşünülmesi gereken tarafları vardı.
Deniz herkesindi.
Bu kadar basit bir cümlenin şehircilik, hukuk ve toplumsal adalet açısından ne kadar büyük bir anlam taşıdığını o sahilde daha iyi kavradım.
Aynı deniz, farklı yolculuklar

Sahilden limana doğru baktığımda zihnimdeki tarihî yol arkadaşlarım bir kez daha bir araya geldi.
İbnü’l-Baytâr, bitkileri ve ilaçları araştırmak için Akdeniz’in farklı kıyılarına uzanmıştı.
İbn Cebirol’ün düşünceleri, diller ve kültürler arasında seyahat etmişti.
Süheylî’nin eserleri, Mâleka çevresinde oluşan ilmî birikimi başka coğrafyalara taşımıştı.
Rundî, şehirlerin kaybedilişini şiirle anlatmıştı.
Hasan el-Vezzân ise Maalouf’un romanında, yurdunu kaybeden bir insanın farklı dünyalar arasında yeniden kimlik kurma mücadelesini temsil ediyordu.
Picasso ve María Zambrano, modern Avrupa’nın savaşları ve siyasî çalkantıları arasında sanatın ve düşüncenin başka yüzlerini ortaya koymuşlardı.
Hepsinin hayatında yolculuk vardı.
Kimi bilgi aramak için yola çıkmış, kimi düşüncelerini başka diyarlara taşımış, kimi doğduğu şehri terk etmiş, kimi de sürgünü bir hayat tecrübesine dönüştürmüştü.
Ben ise bütün bu yolculukların izlerini takip eden bir seyyah olarak Málaga’nın kıyısında duruyordum.
Bir anda deniz, yalnızca deniz olmaktan çıktı.
Fenike gemileri geçti zihnimden. Ardından Roma ticaret gemileri, Müslümanların yelkenlileri, Kuzey Afrika’ya giden tüccarlar, savaştan kaçan insanlar, yeni bir hayat arayan aileler…
Hepsinin denizi aynı denizdi.
Fakat her birinin kıyıdan ayrılırken taşıdığı duygu farklıydı.
Kimi umutla açılmıştı denize, kimi korkuyla.
Kimi geri dönmek için yola çıkmıştı, kimi artık dönemeyeceğini bilerek.
Hasan el-Vezzân’ın hikâyesini bir kez daha düşündüm.
Onun hayatında yol, bir yerden başka bir yere gitmenin ötesinde, sürekli değişen bir kimlik tecrübesiydi.
Ben ise seyahatimin sonunda döneceğim bir yurdum olduğunu biliyordum.
Seyyah ile sürgün arasındaki fark da belki burada ortaya çıkıyordu.
Seyyah, uzaklaşmayı tercih eder. Sürgün ise çoğu zaman uzaklaşmak zorunda kalır.
Seyyahın zihninde dönüş vardır. Sürgünün zihninde ise dönüş ihtimali bile bazen belirsizdir.
Málaga kıyısında dalgaları dinlerken bu iki insanın aynı denize nasıl farklı gözlerle bakabileceğini düşündüm.
Deniz, herkes için aynı manzarayı sunmuyordu.
İnsanın hayatı, gördüğü manzaranın anlamını değiştiriyordu.
Málaga’dan ayrılırken

Málaga’dan ayrılma vakti geldiğinde şehir artık ilk gördüğüm şehir değildi.
Başlangıçta otel macerasıyla tanıdığım bu şehir, birkaç saat içinde beni farklı asırlara götürmüştü.
Fenikelilerin Malaka’sından Romalıların Malaca’sına, Müslümanların Mâleka’sından modern İspanya’nın Málaga’sına uzanan bir yolculuk yapmıştım.
Roma tiyatrosunda antik dünyanın izlerini aramış, Alcazaba’da Endülüs mimarisinin askerî ve estetik anlayışını düşünmüş, Gibralfaro’nun duvarlarında 1487 kuşatmasının izini sürmüştüm.
Katedralin karşısında şehrin dinî ve kültürel dönüşümünü, Picasso Müzesi’nde modern sanatın insanı ve dünyayı yeniden görme biçimini sorgulamıştım.
Atarazanas’ta ticaretin ve denizciliğin geçmişini, sahilde ise modern şehircilik anlayışının kamusal hayat üzerindeki etkilerini gözlemlemiştim.
Fakat bu seyahatin benim için asıl değeri, şehrin yetiştirdiği veya onunla ilişkili olan büyük şahsiyetlerle zihnimde yaptığım yolculuktu.
İbnü’l-Baytâr bana tabiatı yalnızca seyretmemeyi, onu anlamaya çalışmayı hatırlatmıştı.
Süheylî, isimlerin ve kelimelerin ardında saklanan tarihî hafızayı düşündürmüştü.
İbn Cebirol, düşüncelerin dinî ve kültürel sınırların ötesine nasıl ulaşabildiğini göstermişti.
Rundî, medeniyetlerin kalıcı olmadığı gerçeğini şiirle hatırlatmıştı.
Afrikalı Leo, sürgünün ve aidiyetin karmaşık dünyasını açmıştı önüme.
Picasso, gördüğüm bir şeyin başka açılardan da görülebileceğini düşündürmüştü.
María Zambrano ise akılla şiiri birbirine yaklaştırarak, tarihî araştırmayla insanın iç dünyası arasında kurulabilecek ilişkinin önemini hatırlatmıştı.
Aleixandre’nin şiiri de şehirlerin yalnızca büyük olaylarla değil, kişisel hatıralarla yaşadığını göstermişti.
Bütün bu isimler farklı zamanlarda yaşamış, farklı dillere ve inançlara mensup olmuşlardı. Onları aynı masanın etrafında toplamak tarihî bir gerçeklik değildi elbette. Fakat düşüncelerini aynı şehir üzerinde buluşturmak, Málaga’yı daha derinlikli anlamamı sağlamıştı.
Seyahatin sonunda kendi kendime şöyle düşündüm:
İnsan bazı şehirleri gözleriyle, bazılarını kitaplarıyla, bazılarını da hayal gücüyle gezer.
Ben Málaga’yı üçünün yardımıyla gezmiştim.
Gözlerim bugünkü İspanyol şehrini görmüş, kitaplarım geçmişin Mâleka’sını hatırlatmış, hayal gücüm ise artık hayatta olmayan düşünürleri ve şairleri yanıma getirmişti.
Böylece aynı sokaklarda birden fazla zamanı yaşamıştım.
Málaga’nın ilk akşamında gördüğüm kapsül otele dönüp zihnimde yeniden baktığımda artık o kadar da kızgın değildim.
Aksine, orada kalmadığım için duyduğum pişmanlık bile seyahatimin ilginç bir hatırasına dönüşmüştü.
Bir kapsülün içine sığmayan bedenim, sonunda bütün bir şehrin tarihine, şiirine ve düşünce dünyasına sığınmıştı.
Otel bana dar gelmişti; Málaga’nın hafızası ise alabildiğine genişti.
Ronda’dan ayrılırken uçurumun insana nasıl baktığını düşünmüştüm. Málaga’dan ayrılırken ise denizin insanlara nasıl baktığını düşünüyordum.
Uçurum, insanı kendi derinliğiyle yüzleştiriyordu.
Deniz ise uzak ufuklara çağırıyordu.
Uçurumun karşısında insan düşüşü, denizin karşısında yolculuğu düşünüyordu.
Belki de İbnü’l-Baytâr’ı yollara düşüren, Hasan el-Vezzân’ı farklı coğrafyalara taşıyan ve bütün Akdeniz medeniyetlerini birbirine bağlayan şey biraz da bu çağrıydı.
Deniz, insanlara sürekli başka bir kıyının var olduğunu hatırlatıyordu.
Giderken arkamızda bıraktığımız Málaga’nın sahilleri hâlâ insanlarla doluydu. Bir zamanlar surların ve kalelerin koruduğu şehir, bugün limanı, plajları, müzeleri ve caddeleriyle başka bir hayat yaşıyordu.
İnsanlar denize giriyor, çocuklar kumsalda oynuyor, turistler fotoğraf çekiyor, sokaklarda hayat devam ediyordu.
Bir zamanlar bu şehir için savaşanlar, buradan ayrılmak zorunda kalanlar, burada şiirler yazanlar ve ilim üretenler artık yoktu.
Fakat geride bıraktıkları eserler ve hatıralar, benim gibi yüzyıllar sonra gelen bir seyyahın zihninde yeniden canlanabiliyordu.
O zaman anladım ki şehirler yalnızca üzerinde yaşayanlara ait değildi.
Onları kuranların, geliştirenlerin, kaybedenlerin, hatırlayanların ve yeniden anlamaya çalışanların da şehirleriydi.
Málaga bugünün İspanya’sına aitti; fakat Mâleka, tarih boyunca burada yaşamış insanların ortak hafızasında varlığını sürdürüyordu.
Şehirden ayrılırken zihnimde Rundî’nin hüznüyle Aleixandre’nin cennet tasavvuru yan yana duruyordu.
Biri geçmişin kaybını anlatıyordu, diğeri yaşanmış güzellikleri.
Ben ise ikisinin arasında, bugünün Málaga’sından geçmişin Mâleka’sına bakıyordum.
Sonunda kendime şu soruyu sordum:
Bir şehri terk ettiğimizde gerçekten ondan ayrılmış olur muyuz?
Bilmiyorum.
Fakat şunu biliyorum: Bazı şehirler vardır, oradan ayrıldıktan sonra asıl yolculuk başlar.
Málaga benim için böyle bir şehir oldu.
Çünkü sokaklarında yaptığımız yürüyüş sona ermişti ama zihnimdeki Mâleka yolculuğu henüz bitmemişti.
Bir Otoparkta Başlayan Dostluk: Namazın Bereketi

Şehirden ayrıldıktan sonra yol üzerindeki büyük alışveriş merkezlerinden birine uğradık. Burası bizim alıştığımız AVM’lerden farklıydı. Tek bir binadan oluşmuyordu. Geniş bir arazi üzerine yayılmış, farklı mağazaların, marketlerin, dinlenme alanlarının, hatta benzin istasyonlarının bulunduğu büyük bir ticaret merkeziydi. Hem biraz dinlenmek hem de yolculuk sırasında ihtiyaç duyacağımız su, meşrubat ve yiyecekleri almak istiyorduk.
Aracımızı açık otoparka bıraktık. Bu arada namaz vakti girmişti. Arabada seccade yerine kullandığım bir kabanım vardı. Onu aracın önüne serip namazımı kıldım.
Namazı bitirip arkamı döndüğümde biraz ileride bir aracın durmuş olduğunu gördüm. Kaputu açıktı. Bir adam motor kısmıyla ilgileniyordu. Aracının arızalandığını düşünerek yanına yaklaştım. İngilizce selam verip yardıma ihtiyacı olup olmadığını sordum.
Adam biraz şaşırdı. Gördüğüm Avrupa’da genelde insanlar kolay kolay yanaşıp yardım teklif etmezler, yardıma ihtiyacınız varsa ya ilgili kuruluşları veya polisi ararsınız. Yani benim yardım teklifim onlar için yeni bir şey olduğu gibi yabancı olduğumu da derhal ortaya kokuyordu. Sonra teşekkür ederek yardıma ihtiyacı olmadığını söyledi. Anladığım kadarıyla yakındaki marketten gerekli bazı şeyleri almış, aracıyla ilgileniyordu.
Tam ayrılacağım sırada bana dönerek sordu:
“Az önce namaz mı kıldınız?”
“Evet,” dedim.
“Ben namazı biliyorum. Almanya’da çok sayıda Türk arkadaşım oldu. Siz Türk müsünüz, İranlı mı?”
“Türküm,” dedim.
Bunun üzerine yüzünde bir tebessüm belirdi. Kendisi Almanmış. Yanında yedi sekiz yaşlarında küçük bir kız çocuğu vardı. Kızıyla birlikte Akdeniz kıyısına gelmişlerdi. Küçük kızı çok tatlı ve sevimliydi hem konuşmamızı ilgiyle dinliyor ve hem de namaza ilginç bulmuştu. Yer yer konuşmamıza katılıyor, Müslüman olup olmadığımı soruyordu.
Nereden geldiğini ve burada ne yaptığını sordum. Kızını denize getirdiğini, birlikte vakit geçirmek istediklerini anlattı.
Bir babanın küçük kızını denize götürmek için çıktığı yolculukta, hiç tanımadığı bir Türk seyyahla bir alışveriş merkezinin otoparkında karşılaşması ve konuşmaya başlaması hoş bir tesadüftü.
Sohbetimiz ilerledikçe Almanya’daki Türklerle ilişkilerinden söz etti. Türk kültürüne yabancı değildi. Hatta Türkiye’nin sucuğunu ve pastırmasını çok sevdiğini, bunları Almanya’da nasıl temin edebileceğini sordu.
Artık dünyanın küçüldüğünü, internet üzerinden sipariş verebileceğini söyledim. Telefonumdan ilgili satış bağlantısını açıp kendisine gönderdim. Ürünleri sipariş ettiğinde Almanya’daki adresine kadar gönderilebileceğini anlattım.
Çok memnun oldu.
Başlangıçta arabasının arızalandığını düşünerek yardım teklif ettiğim bu adamla, birkaç dakika içinde namazdan Türk kültürüne, yiyeceklerden seyahate kadar çeşitli konularda sohbet etmiştik.
Ayrılacağımız sırada, Türkiye’ye gelirse kendisini misafir etmekten memnuniyet duyacağımı söyledim.
O da aynı samimiyetle bizi Almanya’ya davet etti.
Birbirimizi birkaç dakika önce tanımıştık. İsimlerimizin, mesleklerimizin ve hayatlarımızın ayrıntılarını bile bilmiyorduk. Fakat kısa sürede aramızda bir yakınlık oluşmuştu. Ne ortak bir dilimiz vardı ne de aynı kültürden geliyorduk. Buna rağmen birkaç dakikalık sohbet, karşılıklı bir dostluk davetiyle sonuçlanmıştı.
Adamın ve küçük kızının yanından ayrılırken düşündüm: Eğer namaz vakti girmeseydi, belki de burada durmayacak; dursak bile bu insanla tanışmayacaktık. Eğer aracının kaputunu açık görmeseydim, yanına gidip yardım teklif etmeyecektim.
Bazen küçücük hadiseler, insanın hiç beklemediği güzelliklere vesile olabiliyordu.
Yurt dışındaki seyahatlerimde, özellikle Türklerle yakın ilişkiler kurmuş bazı Avrupalıların Türkiye’ye ve Türk kültürüne daha sıcak yaklaştıklarını gözlemlemiştim. Bu Alman baba da bana bunun güzel bir örneğini göstermişti.
İçimden kendisi ve küçük kızı için dua ettim. Allah’ın onlara hidayet ve hayırlı bir ömür nasip etmesini diledim.
Arabamıza dönerken yüzümde bir tebessüm vardı.
Bir alışveriş merkezinin otoparkında kıldığım namaz, hiç beklemediğim bir insanla tanışmama vesile olmuştu. Bir yabancıya yardım etme niyetiyle başlayan karşılaşma, karşılıklı misafirlik davetine dönüşmüştü.
O gün bir kez daha anladım ki seyahatin en güzel hatıraları her zaman büyük tarihî eserlerde, müzelerde veya görkemli saraylarda birikmiyor. Bazen bir otoparkta, açık bir otomobil kaputunun başında, hiç tanımadığınız bir insanla yaptığınız birkaç dakikalık sohbette de unutulmaz bir hatıra doğabiliyor.
Ben buna namazın bereketi dedim.
Málaga’dan geriye kalan
Málaga’dan ayrılırken zihnimde şehre dair iki ayrı görüntü kalmıştı.
Birincisi, Akdeniz kıyısındaki canlı ve modern bir turizm şehriydi. Geniş plajları, restoranları, kalabalık sokakları, palmiyeleri, limanı ve insanlarıyla hayatın bütün canlılığını taşıyan bir Málaga…
İkincisi ise Mâleka idi.
Alcazaba’nın surlarında, Gibralfaro’nun yüksek duvarlarında, eski caminin bulunduğu yerde yükselen katedralde ve yetiştirdiği âlimlerin eserlerinde yaşamaya devam eden tarihî Mâleka…
Bu iki şehir aynı coğrafyada bulunuyordu. Fakat birini görmek için gözlerimizi açmak, diğerini görmek için tarihî hafızamızı harekete geçirmek gerekiyordu.
Gırnata’dan Ronda’ya, Ronda’dan Málaga’ya uzanan seyahatimizde her şehir bize farklı şeyler söylemişti.
Gırnata, ihtişamın ve kaybedilmiş bir medeniyetin hüznünü; Ronda, insanın tabiat karşısındaki küçüklüğünü ve uçurumların düşündürdüğü derinliği; Málaga ise medeniyetlerin değişmesine rağmen hayatın nasıl devam ettiğini hatırlatmıştı.
Bir zamanlar Mâleka adıyla İslam medeniyetinin önemli limanlarından biri olan bu şehir, bugün Málaga adıyla modern İspanya’nın gözde turizm merkezlerinden biriydi.
Şehir değişmişti. Yöneticileri, dini, dili ve kültürel kimliği değişmişti. Fakat coğrafyası, denizi ve geçmişten bugüne taşıdığı bazı izler varlığını sürdürüyordu.
Buradan ayrılırken bir kez daha düşündüm:
Tarih, yalnızca geçmişte yaşanmış olayların hikâyesi değildir. Bazen bir kale duvarında, bazen bir sokak isminde, bazen de kalabalıkların farkına varmadan önünden geçtiği bir yapıda yaşamaya devam eder.
Seyyahın görevi yalnızca gördüklerini anlatmak değil, gördüklerinin ardında saklı olan geçmişi de anlamaya çalışmaktır.
Málaga’dan geriye bende kalan da buydu: Akdeniz kıyısında yaşayan modern bir şehir ve onun hafızasında varlığını sürdüren eski Mâleka.
