Oluşturulan forum yanıtları
-
YazarYazılar
-
İbrahim Halil ER
Anahtar yönetici“Âyetlerimi az bir karşılık ile satmayın” 2/41
İslam yetim kalmıştır ve görevleri İslam’ı dış saldırılara karşı korumak olan insanlar bizzat İslam’a saldırının kolları olmuştur…
İlahiyatlar, İslam’ı içerden yıkma projesinin misyoner kolu gibi çalışmaktadır.
(Bazı iyi niyetli ilahiyatları tenzih ederek söylüyorum) İlahiyat akademisyenlerinin Kur’an ve hadislere yaklaşımı herhangi bir kitaba yaklaşımı gibi olmuştur.
Kur’an az bir paha ile ayetlerin satışını men ederken biz hep bunu üfürükçü hocalar olarak düşünmüştük. Meğer asıl bunu yapanlar bizzat akademisyenler olmaktadır.
Onlar Kur’an sayesinde dünyevi bir mevki elde ettikleri gibi, iyi bir maaş ve emekliliklerinde rahat bir hayat elde etmektedirler. Asıl ayetleri az bir parayla onlar satmaktadır.
Gerçekten İslam alimi olsalar sahip oldukları tefsirsi, hadisçi, fıkıhçı, kelamcı ünvanları bırakır ve bu ilimleri sırf Allah rızası için öğrenir, öğretir ve mücadelesini yaparlardı. Ama hayır bunu göremezsiniz. Hatta akademik kariyerlerine helal getireceğini düşündüklerinden görüşlerini tam söylemezler ki üst amirleri onları engellemesin ve böyle bir hayat sürer… i. halil erİbrahim Halil ER
Anahtar yöneticiHadis tartışmalarından sonra Kur’an tartışmaları mı?
Hadislerle ilgili tartışmalar başlandığında ben bunun bir proje olduğunu bir çok insanımızın bilerek ya da bilmeyerek bu projeye alet olduğunu söylemiş
ve hadis konusundaki tartışmalar bittiğinde sıranın Kur’an ile ilgili tartışmalara geleceğini beyan etmiştim…
Kur’an ile ilgili tartışmaların sonraki aşaması da Kur’an’daki bazı ayetlerin eksik, yanlış veya ekleme olduğu görüşü serd edilip Kur’anı değiştirme ve yeniden inşa etme teşebbüsünün başlayacağını söylemiştim ama bu görüşüm çok uçuk bulunup alaya alınmıştı.
Şimdi ikinci aşama olan Kur’an eleştirilerine sıra geldi…
Muslümanların bu tür tartışmalara cevap verecek ilmi bir merkez kurmaları gerekmektedir.
Başka türlü bunlarla boy ölçülemez…
i. halil erİbrahim Halil ER
Anahtar yöneticiEskiden ekmek aslanin agzinda derlerdi.
Sonra ekmek aslanin midesinde denildi.
Simdi aslan da AÇ
Iheİbrahim Halil ER
Anahtar yöneticiIlahiyatlarin misyoner okullarina donusmemesi icin acilen diyanete baglanmasi gerekir.
Ya da din egitimi baskanligi adiyla ozerk olmali, bir heyet yonetmelidir.
Siz, batida universiye bagli papaz okulu gordunuz mu?Ilahiyatlarin akademiyadan ayrilip ayri bir kimlige burunmesi gerektigi ve egitimin de ihl nin devami seklinde yapilmasi ihl mezunu olmayan ya da ozel sinavini veremeyenin alinmadigi okul olmasi gerektigini dusunuyorum.
I.halil erİbrahim Halil ER
Anahtar yöneticiAlimin birisi grurla
– ben Allah’in varligini 1000 delille ispatladim, der
Cahil Bagdatli yasli bir kadin ona cevaben
– demek ki senin kalbinde 1000 tane suphe var… der
Alim olum dosegindeyken
– ben, bagdatli yasli kadinin inandigi gibi saf ve temiz Allah’a inaniyorum, der…
Gunumuz alimlerin de durumu bu… iheİbrahim Halil ER
Anahtar yöneticiYunan Filizofları maddenin temelini ya da hayatın temelini aramışlardır. Bazıları hava demiş, bazıları, toprak, bazıları su, bazıları ateş demiştir. Demokritus da atom demiştir. Maddenin en temel birimi olan ve parçalanmayan unsuruna ateş demiştir. Yunan filozofları bu konuya arkhe demişlerdir. Tabiki o dönemde bizim anladığımız anlamda bir bilgi değildir bu. Fakat maddenin en temel birimi olan atom fikrinin ve parçalanamayan temel unsurunun belirtilmesi açısından önemlidir.
Felsefe sadece düşünce değildir. Onun içine bir çok ilim girer. Bugünkü felsefe gibi düşünmemek gerekir. Esyi yunanda birçok bilgi felsefe adı altında yaşanmaktaydı. Bizim kültürümüzde kelam ilmi cevheri kullanmıştır. Ama biz bu cevher kavramını kendimize göre yeniden yorumlamışız.
M.Ö. 4. yüzyılda yaşamış olan Demokritos’u bilimsel anlamda devrimci yapan şey, bu sorunun üstüne gitmesi ve doğru bir yaklaşım sergileyebilmesiydi. Demokritos öncesinde maddenin temel öğesini arayan filozoflar parçalama işlemini sonsuza kadar yapabileceklerini düşünmüşlerdi. Çünkü onların madde anlayışı sürekliydi. Oysa Demokritos’a göre parçalama işleminin son bulacağı bir nihai öğe olmalıydı. Daha küçük parçalara ayrılamayacak olan bir nihai parça. Demokritos bu temel öğeye “bölünemeyen” anlamına gelen “atomos” yani “atom” ismini verdi. Doğadaki bütün madde çeşitleri atomların birleşiminden meydana gelmişti ve atomlarla her nesne yapılabilirdi. Demokritos’u önemli kılan bu kadarla kalmaz ve teorisini sağlamlaştırmaya yönelik başka sorularla da muhatap olur: Peki, atomlar tüm maddeleri oluştururken neredeler? Neyin içinde hareket ederek birleşiyorlar?
Cabirin görüşüne kaynak olarak ihlas grubunun bir kitabını göstermemiz belki yanlış yorumlanmaya neden olmuştur. Fakat cüz’ün la yetecezze ile ilgili cabirin bu görüşü Fuad Sezgin’in İslam’da Bilim ve teknik kitabında da geçer. (şu anda dışardayım. kitap yanımda olmadığından tam sayfayı veremiyorum.) iheİbrahim Halil ER
Anahtar yöneticiÇocuklarınız sizin aracılığınızla dünyaya gelmişlerdir
ama size ait değildirler.
Onlara sevginizi verebilirsiniz
ama düşüncelerinizi değil,
onların kendilerine ait düşünceleri olacaktır.
Çocuklarınızın bedenlerini barındırabilirsiniz
ama ruhlarını değil.
Ruhların kendilerine ait barınakları vardır.
Çocuklarınızı giydirebilirsiniz
ama ruhlarını değil…
onları giydirseniz de onların ruhlarını giydirmediğinizde ayıplarını ve yanlışlarını setredemezsiniz…
Çocuklarınızı kendi zamanınızın şartlarına göre yetiştirebilirsiniz
ama onların yaşayacağı zamana göre değil..
Çocuklarınızı büyütebilirsiniz
ama onları değiştiremezsiniz…İbrahim Halil ER
Anahtar yöneticiDostumuzun biri hüsnü zanda bulunmuş
Murat Demirkan
4 Ocak 2015 ·
“Tâbiûn’un en büyük âlimlerinden Şa’bî ve Hasan-ı Basrî, kendilerine sorulan dinî soruların hepsine cevap yetiştirmeye çalışan kişilere şöyle demişlerdir:
“Her biriniz öyle meselelerde fetva veriyorsunuz ki size sorulan bu sorulardan biri bile Hz. Ömer’e sorulmuş olsaydı, bu konuda bir hüküm verebilmek için Bedir savaşına katılan ashabı istişareye toplardı!” [Nevevî, Âdabu’l-fetvâ]”
hocamız birkaç ay önce bir mesele hakkındaki çalışmasını paylaşınca takipçisi olanlardan biri söylediklerini hafifser bir edayla yorumda bulunmuştu. Hocamız da o birkaç cümleyi söyleyebilmek için bir kaç gün boyunca kaynakları yeniden taramak zorunda kaldığını anlatmıştı. Tabii bir ömür süren ilim tahsili de cabası.Konuyu tam hatırlamıyorum amaIbrahim Halil Er
Hasan-ı Basrî Hazretlerine atfedilen yukarıdaki rivayeti görünce İbrahim Halil hocanın o cevabı geldi aklıma. Bu vesileyle kendisine de selam ve hürmetlerimi sunarım.
Şüphesiz âlimin uykusu cahilin ibadetinden efdal, âlimin mürekkebi şehidin kanından kutsaldır.
ağabeyin de sık sık buyurduğu gibi;Mustafa Yürekli
Müslüman aileler en zeki çocuklarını mühendis, doktor, pilot, avukat yapmak yerine İslam âlimi olarak yetiştirmedikçe burnumuz pislikten çıkmayacak.İbrahim Halil ER
Anahtar yöneticiRoma Fethedilecek
Abdullah b. Amr rivayet ediyor: Allah Resulüne “İki şehirden hangisi (daha) önce fethedilecektir? İstanbul mu?, Roma mı?” diye soruldu.
Resulüllah (sav)’da İstanbul’u kastederek “Heraklius’un şehri önce fethedilecektir”
Müsnet ll, 176; Darimi Mukaddime 43; İbin Ebi Şeyhe Musannef; Hakim Müstedrek lV. 555, Hakim sahih olduğunu bildirmiş, Zehebi de bu görüşe katılmıştır. Albani da Sahih kabul etmiş olup, es-sahiha kitabında 4 numaralı hadis olarak belirtmiştir.NETİCE
Bu hadiste ilk fethdelidecek şehrin istanbul olduğu müjdesi veriliyor. Bu gerçekleşti.
Şimdi sırada ikinci şehir olan Roma.
Çünkü hadis ikisinin de fethedileceği şeklinde sunulmaktadır. Sadece hangisinin daha önce olduğunu yani sırasını belirtiyor.Not
Bu arada İstanbul’un fethi ile ilgili hadisi soranlara da cevap vermiş olduk 🙂
I. Halil erİbrahim Halil ER
Anahtar yöneticiAtilla İlhan’dan Tarih ve Dil İle İlgili Bir Hatıra
Attila İlhan Paris’te Türkolog Prof. Carlieri ziyaretindeki bir hatırasını şöyle dile getiriyor:
Üniversite öğrencisi Fransızlarla “takıştık”. Kral 1. François ‘nın, uğradığı Cermen yenilgisinden sonra, Kanûni Sultan Süleyman ‘dan yardım istediğine inanmıyorlar. Marsilya ‘ya iki kalyon gönderdiğine filan! Hele Padişahın, krala yazdığı mektubu, aklımda kaldığı kadarıyla, nakledince, küplere bindiler o zaman.
“- Bir Türkolog bulun da, yüzleşelim!” dedim.
İşte Prof. Carlier , buldukları Türkolog… Sâkin, kendi hâlinde bir zat! Beni kibarca karşıladı, düzgün Türkçesiyle “safa geldiniz” dedi. Olayı, Türkçe olarak benden dinledi, gülümsedi. öğrencilere dönüp:
“- Demek inanmıyorsunuz? Bu tarihi bir gerçektir” dedi.
Hayır inanmıyorlardı, o kadar ki, adamcağız kütüphaneden, ciltli kocaman bir kitap çıkarıp göstermek zorunda kaldı. Orada üstelik, padişahın mektubunun, sûreti de var. Hani adama,”Ben ki…” diye başlayıp, bilinmez kaç unvanını sıraladıktan sonra;
”-Sen ki Françeska eyâletinin beyi François’ın!” dediği!
…
Ben, tam çıkacağım, kolumdan tutuyor. Eğilip, sır söyler gibi, alçak bir sesle:
”- Delikanlı, Türkçeye ne yaptınız?” diye soruyor. Dilimin döndüğünce ona, “Dil Devrimi’ ni izâha çalışıyorum, Türkçenin Arapça ve Acemce’nin istilâsına uğradığını, vs.. vs.. vs…”
Meğerse neymiş?..
Beni mütebessim dinlemişti. Susunca, aynı fısıltıya yakın sesle, o söze başladı. Bilmediğim, o zamana kadar işitmediğim şeyler söylüyor:
”Ümmet toplumlarında dil – dolayısıyla kültür- dine göre değişirmiş. Onca böyle büyük üç adet ümmet toplumu ve sentezi var; birisi, Batı/Hıristiyan toplumu, ikincisi Doğu/Müslüman toplumu; üçüncüsü, daha doğudaki, semavi olmayan dinler topluluğu! Ümmet toplumunda, başat dil, dinin kendini ifâde ettiği dil: Batı’da bu, Yunanca/ Latince olarak görünüyor; Osmanlı’da, Arapça/Farsça olması, son derece normal; zira Müslümanlığın ümmet dili, bu iki dil…”
“Batı ülkeleri, Fransa, İtalya ve İspanya, nasıl millet diline geçerken, Yunanca/Latince kökenli birçok kelime, hatta kuralı aldılar kullandılarsa; Türkler de, Selçuklu/Osmanlı ümmet sentezinden, millet sentezine geçerken, dillerinde elbette Farsça/Arapça kelimeler bulunacaktır; ve bunda yadırganacak şey yok; ya da asıl yadırganması gereken, “özleştirme”adı altında dilin budanıp kuşa çevrilmesi: Zira böyle yetiştirilen genç kuşakların, ecdadın dilini anlaması imkânsızdır. Bu da, kendi kurdukları (Selçuklu/Osmanlı) medeniyet sentezinden kopmalarına, boşlukta kalmalarına yol açar!..”
Hayret -biraz da dehşetle- dinliyordum; elimde olmaksızın, belki de onu “madara etmek” maksadıyla, sözünü keserek sordum:
”-Peki, şimdi siz Fransızca’daki Yunan/Latin kökenli kelimeleri atsanız, ne olur?” Cevabı unutulur gibi değildir:
”-Atamayız, çünkü geriye kalsa kalsa, yüz, bilemedin iki yüz kelime kalır. O da konuşmaya yetmez.”
Dönem, Cumhurbaşkanlığı sanat danışmanı Nurullah Bey ‘in (Ataç) ‘alenen ve resmen’;
“- Yunanca ve Latinceye geçmeliyiz, onlar gibi olmalıyız, onlara benzemeliyiz!” dediği dönem. Bunu söylediğim zaman, Prof. Carlier’den aldığım cevabı, tahmin edebilirsiniz:
“ – Biz bunu sömürgelerde uyguladık. Kimliklerini, kişiliklerini yitirdiler!”İbrahim Halil ER
Anahtar yöneticiBatı siyasal felsefesi dualisttir. Bunlar birey ve kollektivitedir.
Aynı yansıma kadın/erkek ayrışması çatışması şeklinde de gelişmiştir. Demek ki kadın erkek çekişmesi/feminizm batının arka planındaki bu düşüncesine dayanır.
Batının bu dualist yapısı din / devlet ilişkisine ve yönetimine de yansımıştır. Papanın iki kılıç teorisi ya da sezarın hakkı sezar, tanrının hakkı tanrıya doktrini bu dualist bakış açısını tanımlar.
Böylece ikili yönetim anlayışı formalite edilirken, modern çağlara laiklik olarak gelmiş oldu.
İslam siyasal düşüncesi de tıpkı akidemizde olduğu gibi tevhidi savunur.
İ. Halil erİbrahim Halil ER
Anahtar yöneticiKelimelerin Kökenleri 12
SEHPA
Farsça kökenlidir.
Se- üç, Pa – ayak demektir. Yani üç ayaktan oluştuğundan üçayak anlamına gelen bu kelime kullanılmıştır. iheİbrahim Halil ER
Anahtar yöneticiKelimelerin kökenleri 11
LAMBA
Yunan asıllı bir kelime olup ışık anlamına gelmektedir.İbrahim Halil ER
Anahtar yöneticiKelimelerin kökenleri 9
BACANAK
Türkçe kökenli bir kelimedir. Bacı’dan türemiş olup bacının kocası anlamına gelmektedir. Çağatay Türkçesinden geldiği de söylenmektedir. Nak ekinin kökeni belirsizdir. Yapım ekidir.İbrahim Halil ER
Anahtar yöneticiHijyen
KELİMELERİMİZE DİKKAT EDELİM
Günümüzde bir hijyen salgını başını alıp gittiği gibi, insanlar sağlığını korumak anlamına gelen kelime olarak da “Hijyen” kelimesini kullanmaktadır.
Peki bu kelimenin gerçek anlamını yani etimolojik anlamını biliyor muyuz?
Tabi ki her zaman olduğu gibi bilmiyoruz.
Hijyen; Yunan temizlik tanrıçasının adıdır.
Yani biz hijyen olalım derken, Yunan temizlik tanrıçasını anıyoruz.
Halbuki bunun yerine Hıfzıssıha kelimesini ya da sağlığı koruma kelimesini kullanabilirdik. Yani kültürümüz Afrika’nın yeni devletlerinden birisi mi ki kendi köklerimizden kavram türetemiyoruz.
Hijyen kelimesi bize her zaman olduğu gibi Fransa üzerinden gelmiştir. Ama Tanzimat ve Cumhuriyet dönemi aydınları Fransa’yı gözlerinde öyle bir büyütmüşler ki neredeyse onların pisliğinden bile bir hikmet arayacaklardı.
Bize düşen görev, bu tür kelimeler yerine kendi köklerimizden kelime kullanmaktır.I.halil er
-
YazarYazılar
